TİP Genel Başkanı Erkan Baş: Hem NATO’cu hem bağımsızlıkçı olunmaz!

Example HTML page

Baş, haftalık basın toplantısını TİP İstanbul İl Örgütü’nde düzenledi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, partisinin İstanbul İl Örgütü’nde düzenlediği haftalık basın toplantısında tüm yurttaşların Gençlik ve Spor Bayramını kutlayarak “Hem NATO’cu hem bağımsızlıkçı olunmaz. Hem Amerikancı, İsrailci hem Filistinci olunmaz” şeklinde konuştu.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, her hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) düzenlediği haftalık basın toplantısını bugün partisinin İstanbul İl Örgütü’nde düzenledi.

19 Mayıs gündeminden temmuzda Ankara’da gerçekleşecek olan NATO Zirvesi’ne, iktidarın “umut kırma, teslim alma” operasyonlarından Samandağ Belediyesi’nin iki yıllık faaliyet raporuna değinen ve ülkenin farklı yerlerindeki işçi direnişlerine desteklerini açıklayan Baş, gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Sözlerine 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’na yönelik kutlama mesajlarıyla başlayan Baş, “19 Mayıs bu topraklarda emperyalist işgalin sökülüp atılmasının en önemli günlerinden birisi olarak hatırlanıyor. Dönemin sarayının teslimiyetçi anlayışına karşı Anadolu’da örgütlenen direnişin tarihi kırılma noktalarından bir tanesi, bu sebeple bizim için de son derece önemli bir yere sahip. Ben sözlerime başlarken başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu direnişi örgütleyen, emperyalistleri bu topraklardan defeden halkımızın bayramını bir kez daha kutluyorum” ifadelerini kullandı.

‘19 MAYIS, ÜLKEYİ PARSEL PARSEL BÖLÜŞENLERİN BİR REKLAM FİLMİYLE SİCİLLERİNİ TEMİZLEYECEKLERİ BİR GÜNE DÖNÜŞTÜRÜLMEK İSTENİYOR’

TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın açıklamalarının tamamı şöyle:

“Sadece 19 Mayıs için söylemeyeceğim; maalesef uzun dönemdir bu özel günler, bu tarihi günler içeriklerinden ve anlamlarından bağımsız basit birer ritüel olarak algılanıyor ve böyle kutlanıyor. Bu yalnızca bugünkü Saray Rejimi’nin de bir eseri değil. Bu özellikle 19 Mayıs’ın bugün için taşıdığı anlamı ortadan kaldırmak isteyenlerin toplu eseri; yani emperyalistlerin, işgalcilerin, kurtuluşun eşit, özgür ve adil bir kuruluş ile taçlanmasını istemeyen herkesin bir eseri. Son yıllarda belki bu görünürlük biraz daha azıldı ama şunu söyleyelim: 19 Mayıs bu ülkeyi parsel parsel bölüşenlerin, doğasını toprağını katledenlerin, emekçilere zulmedenlerin bir reklam filmiyle kendi sicillerini temizleyecekleri bir güne dönüştürülmek isteniyor. Biz bunu görüyoruz ve buna izin vermeyeceğimizi söylemek istiyoruz. Hani hep söylendiği gibi, kurtla yiyip kuzuyla ağlayanların bayram günü haline gelmesin diye uğraşıyoruz.

‘2026’DA HALA BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNDEN SÖZ ETMEMİZ GEREKTİĞİNİ GÖRMEMİZ LAZIM’

19 Mayıs eğer bir bağımsızlık günü olarak görülüyorsa bunun gereğini yapmak gerekir. O yüzden ben buradan tüm yurttaşlarımıza seslenmek istiyorum: Eğer 19 Mayıs bir mücadelenin başlangıç günü olarak sizler açısından önemli ise, yani bu ülke topraklarında düşman postalını görmek istemiyorsanız, ‘Düşman postallarının altında ülkem ezilmesin’ diye düşünüyorsak bugün yeniden hep beraber daha güçlü biçimde bağımsızlık mücadelesini yükseltmek zorundayız. Yani 2026’da hala bir bağımsızlık mücadelesinden söz etmemiz gerektiğini ve belki de bugün 1919’un bile gerisinde bir noktada olduğumuzu görmemiz lazım. Hala Filistin’de, Suriye’de, İran’da, Venezuela’da emperyalist saldırganlık tüm gücüyle sürüyorsa hem dünyada hem Türkiye’de bağımsızlık mücadelesinin, halkların bağımsızlık, özgürlük mücadelesinin birlikte yürütülmesi gerektiğini görmemiz gerekiyor.

‘BU TOPRAKLARDA AMERİKAN POSTALLARI GEZSİN Mİ? GÖNLÜNÜZ BUNA İZİN VERİYOR MU?’

Dün 19 Mayıs’ı güya sevinçle, coşkuyla, heyecanla kutlayanlara sorulacak soru çok basit: Temmuz’da katiller, işgalciler Ankara’ya NATO toplantısı yapmaya geliyorlar ve sizin bu konudaki tavrınız nedir? Eğer bağımsızlık mücadelesinde samimiyseniz, eğer bağımsızlık mücadelesinin önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu ülkenin bağımsızlığının önemli olduğunu düşünüyorsanız yanıtlanması gereken soru sadece geçmişte, tarihte bir an değil, bugün NATO’ya karşı nerede durduğumuzdur. Bugün biz şu soruyu soruyoruz: Bu topraklarda Amerikan postalları gezsin mi? Gönlünüz buna izin veriyor mu? Aklınız buna izin veriyor mu? Bu ülkenin dört bir yanında Amerikan üsleri varlığını devam ettirirken bir bağımsızlıktan söz edebilir miyiz? İncirlik, Kürecik… Buradan elde edilen istihbari bilgilerle İran, Filistin bombalanırken Türkiye’nin bağımsızlığından söz edebilir miyiz? Dolayısıyla sadece tarih tartışmıyoruz; bugünü, geleceği, geleceğimizi tartışıyoruz.

MACRON İÇİN KOŞU PARKURU ARANIYOR: ‘BİR ÜLKENİN YURTTAŞLARINA DAHA NASIL HAKARET EDİLEBİLİR?’

Ben bir habere dikkat çekeyim, mesela belki satır aralarında pek çok insan görmemiştir, önemsiz görmüştür ama haber şu: NATO zirvesi için Türkiye’ye gelecek Fransa Cumhurbaşkanı Macron için koşu parkuru aranıyormuş. Bir ülkeye, bir ülkenin yurttaşlarına daha nasıl hakaret edilebilir? Gerçekten soruyorum, daha nasıl hakaret edebilir? Haberi okurken yüzüm kıpkırmızı oldu. Utançtan yerin dibine girdim. Yazıklar olsun! Ya bu ülke, bu ülke insanı bu kadar aşağılanmayı hak ediyor mu? Ya adamlar gelecek yeni savaş planları yapacaklar; ‘Dünyanın neresini bombalayalım? O bombaların sonucunda dünyanın yeni haritası nasıl şekillensin? Biz orayı burayı şurayı kendi aramıza nasıl pay ederiz? Orayı nasıl daha rahat sömürürüz? Orayı nasıl daha çok sömürürüz? Oraları nasıl işgal ederiz, gasbederiz oradaki halkın iradesini?’ diye konuşacaklar. Biz de beyefendilere koşacakları parkur ayarlama telaşına girmişiz. Gerçekten Trump’ın ejder meyveli smoothie yiyip yemeyeceğini tartıştırıyorlar bize. Yani Macron Bey koşacakmış, Meloni ne yiyecek acaba, kuş üzümü mü yiyecek? Trump ejder meyveli smoothie içecek. Öbür tarafta İran bombalanmaya devam edecek, Gazze yok edilmeye devam edecek. Dünyanın dört bir yanında halkın, o ülkede yaşayan insanların iradelerinin üstüne emperyalistler silahlarını, bombalarını salacak, biz de beyefendilere hizmet edeceğiz, burada günlerini gün etmek için uğraşacağız. O yüzden çok açık söylüyorum: Bu NATO üslerini de bu Amerikan postallarını da bu memleketten defetmediğimiz sürece 19 Mayıs hakkında hamaset yapmanın gerçekten hiçbir anlamı yok.

‘GENÇLER, BU ÜLKENİN GELECEĞİNE DAİR EN BÜYÜK UMUTLARIMIZDAN BİR TANESİ’

Şunu paylaşmam lazım: 19 Mayıs denince bir bağımsızlık mücadelesinden söz ediyoruz, bir de tabii gençlerden söz ediyoruz. Yani gençlerin kendi iradelerini kendi ellerine almalarından söz ediyoruz. O açıdan baktığımızda 19 Mayıs’ın sadece bir özgürlük, sadece bir bağımsızlık mücadelesi değil, aynı zamanda bir demokrasi mücadelesi olduğunu da hatırlamak lazım. Açık söyleyeyim, gençliğin tavrını biz 19 Mart’ta, 31 Mayıslarda Gezi’de, Saraçhane’de, 1 Mayıslarda alanlarda görmenin mutluluğuyla, görmenin bizde yarattığı umutla geleceğe bakıyoruz. Bu memleketin gençliği için iktidar torna, tarikat, torbacılık gibi seçenekler sunuyor ya da kendi etraflarındaki küçücük bir zümre vur patlasın çal oynasın, çakarlı araçlarla geziyor, pudra şekeri alıp veriyorlar birbirlerine, zevk-ü sefa içerisinde bir hayat sürdürüyorlar. Ama bizim gençliğimizin gerçekliği bir mücadele gerçekliği olarak kendisini ortaya koyuyor. Yani yurt bulamayan, burs alamayan, ev bulamayan ama yine de memleketi için, yarınlar için mücadele eden gençlerin yaşadığı bir ülkede olmamız bu ülkenin geleceğine dair en büyük umutlarımızdan bir tanesi.

‘GENÇLERİ ESİR ALMAK İÇİN HER ŞEYİ YAPTILAR FAKAT BU ÜLKENİN GENÇLİĞİ TESLİM OLMADI’

O yüzden onlar her ne kadar tarikatların, cemaatlerin eline teslim etmek isteseler de, MESEM’lerde ucuz iş gücü olarak en ağır sömürüye maruz bırakıp gerekiyorsa canlarını kaybetmelerine vesile olsalar da, biz Beyazıt’ta yıktıkları barikatla Türkiye’nin önünü açan genç arkadaşlarımızla gurur duyuyoruz ve istiyoruz ki bu iktidarın yarattığı o karamsarlık haberlerde, gazetelerde, televizyonlarda, sabah akşam halkı teslim almak için sürdürdükleri o faaliyetin karşısında bu ülkenin gençlerinin yaktığı umut ışığı, o aydınlık bizi birleştirsin. Ben gerçekten gurur duyuyorum. Bakın, bu ülkede yaşayan bir yurttaş olarak bu ülkenin gençleriyle gurur duyuyorum. Çünkü 24 yıllık bir iktidardan bahsediyoruz. Yani bugün üniversiteyi bitirmiş insanlar artık bu iktidar ilk iktidar koltuğuna oturduğunda henüz doğmamıştı. Dolayısıyla 24 yıldır ‘kindar nesil’ dediler, ‘dindar nesil’ dediler; tarikatlar, cemaatler, imam hatiplerle gençleri esir almak için her şeyi yaptılar fakat bu ülkenin gençliği teslim olmadı. Ankara’da direnen bir madenci olduğunda onun koluna giren üniversitelileri görüyoruz. Akbelen’de ormanına, vatanına sahip çıkan, direnen annelerimizin, ablalarımızın, kardeşlerimizin yanında biz bu ülkenin gençlerini görüyoruz. MESEM’lerde kölelik dayatmasına karşı mücadele ediyor genç arkadaşlarımız ve gerçekten bu ülkede bu kara düzenin egemenliğini ortadan kaldırmaya ant içmiş genç kızlar, genç erkekler bu ülkeyi bir emekçiler ülkesi haline getirmek için mücadelelerini sürdürüyorlar.

Ben hepimiz açısından da böyle bir gençliğe sahip olmanın bizim sürdürdüğümüz mücadelenin de boşa gitmediğini göstermesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden hiç karamsarlığa, umutsuzluğa, canımızı sıkmaya, moralimizi bozmaya, bu iktidarın o saldırıları karşısında yılgınlığa düşmeye gerek yok. Bakın hep birlikte mücadele ettiğimizde bu düzeni değiştirebiliriz, değiştirme iradesini güçlendirebiliriz.

‘GENÇLER, DİRENEN MADENCİLER, AKBELEN’DEKİ KÖYLÜLER BİZE UMUDUN NEREDE OLDUĞUNU GÖSTERİYOR’

Zaten iktidarların, iktidarların elindeki tek koz baskı, şiddet, zor haline geldiyse; yani bu iktidar bu toplumu yönetemediğini, ikna edemediğini, aklını, gönlünü kazanamadığını görmüş ve sadece korkuyla, sadece şiddetle, sadece zorla, ele geçirdiği yargıyla, polis copuyla, jandarmasıyla toplumu esir almaya çalışıyorsa onların zaafını gösteriyor, onların güçsüzlüğünü gösteriyor, onların başka türlü yönetemeyeceğini gösteriyor. O yüzden evet; yani Ekrem İmamoğlu’nun adaylığının engellenmesi, seçilmiş belediye başkanlarının, milletvekillerinin tutuklanması, bunların görevden el çektirilmesi ya da anayasaya aykırı biçimde görevlerini yapmasını engellemesi hep bir güçsüzlüğe de işaret ediyor aynı zamanda. Biz buradan bakmalı ve bunun karşısında, bunun karşısında en geniş emekçilerin, yoksulların, halkın birliğini kurmak için mücadeleyi nasıl büyüteceğimizi düşünmek zorundayız.

Ve elbette ki dersler çıkartmamız gerekir. Ben buradan bugün belki de bir değerlendirme yapıyorum; böylesi zor zamanlarda dostlukların, yoldaşlıkların, mücadele arkadaşlıklarının yeniden sınanması gerektiğini ve buradan çıkarttığımız doğru derslerle geleceği kazanabileceğimizi tüm yurttaşlarımızla paylaşmak istiyorum. O yüzden gençlere işaret ediyorum, o yüzden direnen madencilere işaret ediyorum, o yüzden Akbelen’deki köylülere işaret ediyorum; umudun nerede olduğunu gösteriyor bize.

‘BİR UMUT KIRMA, TESLİM ALMA OPERASYONU VAR’

Israrla bir umut kırma operasyonu var, bir teslim alma operasyonu var, dikkat edin. Kimler teslim oluyor? Teslim olduğunu gördüğümüz insanlar, tanımadığımız insanlar değil ki. Yani biz Lütfü Savaş’ın aday olmaması için boşuna konuşmadık zamanında. Burcu Köksallar, Özlem Çerçioğulları tanımadığımız insanlar değil ki. Aydın’da belediye başkanıyken işçilerin sendikalaşmasının önüne geçerken tüm Türkiye tanıdı, şimdi ‘Topuklu Efe’ diye anılıyor ama o zaman da söylüyordu bunu sosyalistler. O zaman da sosyalistler bunu söylüyordu. O yüzden hiç moralimizi bozmayalım. Bu isimler münferit mi? Vallahi bu isimleri şöyle kodlayalım: Bunlar düzen siyasetçileri. Hepimizin çıkartması gereken ders bu. Biz toprağına sahip çıkan köylüden bir ihanet görmüyoruz ki. Biz mücadele eden işçiden, emekçiden bir ihanet görmüyoruz ki; onlardan her seferinde en zor şartlarda azim görüyoruz, kararlılık görüyoruz. Bu ülkenin pırlanta gibi gençleri her hal ve şartta mücadele etmeye devam ediyorlar. Dolayısıyla kime güveneceğimizi, neye güveneceğimizi aslında sahada görüyoruz, mücadelede görüyoruz. Bakmayı bilenler için çok ders var bu geride kalan süreçte. Ama doğaldır ki iktidar teslim olanları, bu ihanetin parçası haline gelenleri gösteriyor; bunlar da bizim için sürpriz değil. O yüzden bugün Türkiye’de siyasetin yeniden, yeniden, yeniden kurulması lazım. Hangi temelde? Bu sınırları sermaye tarafından çizilmiş, patronlara hizmet eden siyasetin o bütün sınırlarını paramparça etmemiz, kendi öz gücüne, halkın kendi öz gücüne güvenen yeni bir siyaset anlayışını hayata geçmemiz gerekiyor.

‘HEM NATO’CU HEM BAĞIMSIZLIKÇI OLUNMAZ; HEM AMERİKANCI, İSRAİLCİ HEM FİLİSTİNCİ OLUNMAZ’

Hiç onların yalanlarına, onların halkı teslim almak için ürettikleri palavralara teslim olma zamanı değil. Tam tersine büyük bir kararlılıkla, büyük bir inatçılıkla doğru bildiğimiz, hak bildiğimiz şeyi yapmaya devam etmemiz lazım. Doğrudur; bunlar gazeteleri ele geçirmişler, televizyonları ele geçirmişler. Hatta bakın bazı sendikaları ele geçirmişler, sarı sendikalar örneğinde bunu görüyoruz, gözlemliyoruz. Bunların gazetecileri var, sözde gazetecileri var. Mesela CHP’li bir milletvekilinin özel hayatındaki herhangi bir an o gazeteci için haber değeri taşıyor, günlerce konuşuluyor; öbür tarafta memleketin Adalet Bakanı tapu koleksiyonu yapmış, değil mi? Ama bu bir haber değeri taşımıyor, kamusal bir nitelik yok gibi anlatılıyor. Mesela ‘temiz siyaset, temiz siyaset’ diyorlar; e buyurun hodri meydan! Hodri meydan ya! Buradan bütün siyasi parti genel başkanlarına, milletvekillerine, bakanlara, cumhurbaşkanına çağrı yapıyoruz: Halkın karşısında tam bir şeffaflık sağlayalım. Halk görsün. Halk görsün; kimin kendinden olduğunu da görsün, kimin kendisi gibi yaşadığını da görsün, kimin saraylarda saltanat sürdüğünü de görsün, kimin çok kısa süreler içerisinde servetine servet kattığını da görsün. Bunun nasıl ortaya kazandığını da halka çıksın, açıklasın. Gerçek tartışmaları yapacaksak bunları yapmamız lazım. Ama tekrar ediyorum; bugün biz bu ülkeye baktığımızda NATO’yu görüyorsak, biz bugün bu ülkeye baktığımızda gençlerin direnişini görüyorsak 19 Mayıs vesilesiyle hem NATO’yu hem gençlerin direnişini işaret ediyorum. Bu ülkede geleceğin nerede olduğunu da bu doğrultudan, bu pusuladan çıkartırız. Hem NATO’cu hem bağımsızlıkçı olunmaz. Hem Amerikancı, İsrailci hem Filistinci olunmaz. Hayat herkesin safını çok belirgin bir biçimde ortaya koyuyor.

‘SAMANDAĞ’DA 5 YILDA HAYATA GEÇİRECEĞİMİZİ SÖYLEDİĞİMİZ PROJELERİN YÜZDE 80’İNİ 2 YIL İÇİNDE BİTİRDİK, BELEDİYENİN BORÇLARINI KAPATTIK’

Hafta sonu Samandağ’daydım, oraya ilişkin bir çağrı yapıp yavaş yavaş da sözlerimi toparlayayım. Bakın arkadaşlar, sosyalistlere hep şu söylendi: ‘Sosyalistler iyi muhalefet yapıyor, doğru şeyler söylüyorlar ama yönetmeyi başarabilirler mi, becerebilirler mi?’ Buradan tüm yurttaşlara çağrı yapıyorum: Samandağ Belediyesi iki yıllık faaliyetlerinin hesabını geçtiğimiz hafta sonu tüm Samandağ halkına açık bir toplantıda verdi. İki yıl boyunca yaptıklarımızı ve yapamadıklarımızı tüm ayrıntılarıyla yurttaşla paylaştık ve bugün ne mutlu bize ki Türkiye’nin örnek belediyelerinden bir tanesi haline geldi Samandağ Belediyesi. Beş yılda hayata geçireceğimizi söylediğimiz projelerimizin yüzde 80’ini 2 yıl içinde bitirmiş durumdayız. Borçla devraldığımız belediye 2 senenin sonunda bütün borçlarını kapatmış durumda. Bu aynı zamanda Samandağ’ın bugüne kadar belki de hiç görmediği kadar büyük bir hizmet atılımıyla birlikte gerçekleştirildi. Bugüne kadar belediyenin hiç girmediği köylere kadar Samandağ Belediyesi çalışmalarını yaygınlaştırdı, sayısız yeni eser kazandırdık Samandağ’a, sayısız yeni düzenleme yapıldı.

‘DÜZEN SİYASETİNE MAHKUM OLMADIĞIMIZI GÖSTEREN ÖNEMLİ BİR ÖRNEK OLARAK SAMANDAĞ’I SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTİYORUM’

Belki bunları bu sermaye basınında göremiyorsunuz; belki bunları gazeteler yazmıyor, televizyonlar göstermiyor ama ben bütün yurttaşlardan rica ediyorum, bizim partimizin internet sitesinde var Samandağ Belediyesi’nin faaliyet raporu. Sadece Samandağ’a değil, bütün yurttaşlara sunduk biz bunu; olabileceğini gösteriyoruz. Çalmadan, çırpmadan; emekle, alın teriyle, akılla, bilimle çalıştığınızda nasıl yönetebildiğinizi, nasıl güzelleştirebildiğinizi, nasıl bir kenti —üstelik depremin yıktığı bir kenti— nasıl yeniden ayağa kaldırdığımızı Samandağ Belediyesi örneğinde görebiliriz. Bu herkese ders olmalıdır. Bakın, ‘Türkiye’de belediyecilik böyledir; mutlaka rüşvet vardır, mutlaka yolsuzluk vardır’, yok arkadaşlar! Bunların olmadığı bir belediyecilik mümkün. Bunların olmadığı bir belediyecilikte halka hizmet etmek mümkün, halkın beklentilerini karşılamak mümkün, bütün hepsinden daha iyisini yapmak da mümkün. Bakın, tüm ihalelerimizi, Samandağ Belediyesi tüm ihalelerini şeffaf bir biçimde yapıyor. Tüm ihaleler belirlenen fiyatın çok altında; yani kamuyu zarara uğratmak bir yana büyük karlar elde edilmesini sağlayarak yapılıyor. Bu sayede borçlar ödeniyor, bu sayede belediye faaliyetlerini devam ettirebiliyor ve bunların özellikle incelenmesini rica ediyorum. Biz kendi adımıza söyleyeyim, belki de o faaliyetlere çok yoğunlaştığımızdan Türkiye’nin diğer illerine, ilçelerine Samandağ Belediyemizin yürüttüğü çalışmaları aktarmakta eksik kalıyor olabiliriz ama başka türlüsünün mümkün olduğunu, bu düzen siyasetine mahkum olmadığımızı gösteren önemli bir örnek olarak Samandağ’ı sizlerle paylaşmak istiyorum.

‘TÜRKİYE’DE İKTİDAR ELİYLE BÜYÜK BİR SINIF KIRIMI YAŞANIYOR’

Türkiye’de iktidar eliyle büyük bir sınıf kırımı yaşanıyor şu anda. Büyük bir servet transferi; küçücük bir azgın azınlığı çok zengin etmek için milyonlarca insanı yoksullaştıran bir politikayı sürdürmek için çaba sarf ediyorlar. Bunun sonucunda bir tarafta Türkiye’de maalesef bitmeyen bir işçi cinayetleri serisi yaşıyoruz. Gereken önlemler alınmadığı için, iki kişinin üç kişinin yapacağı işi bir işçiye yaptırmaya çalıştıkları için, uzun saatler çalıştırdıkları için, insanları sendikasızlaştırdıkları için Türkiye’de iş cinayetlerinin önüne geçilemiyor. Buradan buna meydan okuyoruz. Yani ‘Bu memlekette en ucuz maliyet kalemi işçi kanıdır’ anlayışının normalleşmesine, her gün bir yerden bir iş cinayeti haberinin gelmesine biz alışmayacağız kardeşim. Bunu kabul etmiyoruz, bunu reddediyoruz, bununla kavga edeceğiz. Yani ‘Nasıl olsa yüzlerce insanın ölümüne neden olan patronlar bile elini kolunu sallayarak geziyor’ diye düşünenler varsa, yok kardeşim! O işçinin de anası var, babası var, evladı var; o işçinin de bir canı var. O da bu memlekette en az patronlar kadar yaşamayı hak ediyor, daha fazlasını hak ediyor. Çalışıyor, üretiyor, alın teri döküyor; bunun karşılığı bu ucuz ölümler olamaz.

‘BİR İŞÇİ UĞRADIĞI HAKSIZLIĞA KARŞI SESİNİ YÜKSELTİYORSA YANINDAYIZ’

O yüzden dikkatinizi çekiyorum, Türkiye’nin dört bir yanında işçiler ayağa kalkıyor. Eğitim emekçileriyle başladık, maden emekçileri… 1 Mayıs’ta Türkiye’nin dört bir yanında işçiler ayaktaydı. Bugün hala Mersin Limanı’nda işçilerin grevi devam ediyor. İzmir’de Temel Conta işçileri 500. güne geldi. Kocaeli’nde PG fabrikasında Lastik İş’in grevi başladı; sonuna kadar işçi arkadaşlarımızın yanındayız, her türlü onurlarla dayanışma içerisinde olacağız. Kütahya’da maden işçileri örgütlenmeye başladılar, isyan ediyorlar; onlarla birlikte olacağız, onlarla birlikte mücadele edeceğiz.

Tüm mağazalarda, marketlerde çalışan işçi kardeşlerime sesleniyorum: O patronların dayatmalarına boyun eğmek zorunda değilsiniz. Örgütlenin, sendikalara üye olun. Bakın çok net bir şey söyleyeceğim, bütün Türkiye duysun bunu: Bir işçi uğradığı haksızlığa karşı sesini yükseltiyorsa hangi partiye oy verdiği önemli değil; dini, dili, ırkı, rengi hiçbir şey önemli değil. O işçinin yanındayız. O işçi kardeşlerimizin mücadelesi bizim mücadelemiz, herkes bunu bilsin. Patronlar da bilsin, işçi arkadaşlar da bu özgüvenle hareket etsinler. Biz aynı sınıfın evladıyız, kardeşiz, hepimiz aynı sömürüye maruz kalıyoruz. Bir grup asalak daha fazla para kazansın diye iliğimizi, kemiğimizi sömürüyorlar. Buna karşı tek bir kozumuz var: Kol kola gireceğiz, güç birliği yapacağız. Bütün yasal, anayasal haklarımızın, fiili, meşru haklarımızın hepsini hep birlikte kullanabiliriz. Açıkça ilan ediyorum, tekrar ediyorum: Hangi siyasi partiye oy verdiğinin önemi olmadığı gibi patronun kim olduğunun da bizim açımızdan önemi yok.

‘HERHANGİ BİR YERDE İŞÇİNİN ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KARŞISINA GEÇİLDİĞİNDE BİZ O PATRONUN KARŞISINA GEÇERİZ’

Şimdi bazı belediyelerden haberler geliyor. Özellikle belirtiyorum, Cumhuriyet Halk Partili belediyelerden haberler geliyor. Güvenlik işçilerinin örgütlenmesini engelliyorlar. Örneğin, ‘Biz iktidarın saldırılarına karşı belediyelerle dayanışma içerisinde oluruz ama ben de fırsatını buldum işçiyi ezerim’ diye düşünen birisi varsa karşısına ilk çıkacak olan Türkiye İşçi Partilileridir. Bakın, Ağaç AŞ işçileri sistematik olarak işten atılıyor. Birden akıllarına geldi, güvenlik soruşturmasına başladılar yeniden. Ya insanlar işe girerken güvenlik soruşturması yapıyorsun; sonra tekrar güvenlik soruşturması, sonra tekrar güvenlik soruşturması… Bakın, anlatılan örnekleri tüm yurttaşlarımızın bilmesi lazım: Yani 1996’da 1 Mayıs’a katıldığı için güvenlik soruşturmasından işçi işten çıkartılıyor. Bunu hangi akıl dizayn ediyor, bunu hangi akıl yapıyor çok merak ediyorum. Bundan 30 sene önce 1 Mayıs’a katıldığı için bir işçi bugün belediyedeki işinden ediyorsun, sokağa atıyorsun, ekmeğini elinden alıyorsun. İktidarın uyguladığı politikaların aracısı olmayın. Eğer bu güvenlik soruşturması böyle yapılacaksa; bu iktidarın yönettiği ülkede hukukun, adaletin bu iktidarın elinde muhalefete karşı sopa haline geldiği bir yerde bütün CHP’liler, belediye başkanları —Ekrem Bey’den başlayın— bütün yönetim bunlar güvenlik soruşturmasına girse geçemez ki şu anda. Böyle bir akıl olabilir mi ya? Gerçekten soruyorum, kim bunu yapan ya? Bundan 10 sene önce, 15 sene önce, 20 sene önce uğradığı bir dava nedeniyle güvenlik soruşturmasıyla işçileri işsiz bırakacaksın… Yok böyle bir şey, bunu kabul etmiyoruz.

Çok net söylüyorum: İster CHP’li belediyeler olsun, ister örneğin muhalefet izlediği için büyüyen, güçlenen Halk TV gibi kanallar olsun, herhangi bir yerde işçinin örgütlenme özgürlüğünün karşısına geçildiğinde biz o patronun karşısına geçeriz. Herkes işçinin yasal, anayasal haklarını kullanması karşısında saygılı davranmak zorunda. O yüzden tekrar ediyorum: İzmir’deki Temel Conta işçileriyle de, Kütahya’daki maden işçileriyle de, belediyelerde, metrolarda, Ulaştırma Bakanlığı’nda çalışan güvenlik işçileriyle de, mağazalarda, marketlerde çalışan arkadaşlarla, gazetecilerle, televizyoncularla, basın emekçileriyle, Ağaç AŞ işçileriyle, Kocaeli’nde Lastik İş Sendikası öncülüğünde gerçekleşen grevdeki kardeşlerimizle biz dayanışma içindeyiz. Tüm yurttaşlarımızı da bu işçi direnişleriyle dayanışma içerisinde olmaya çağırıyoruz. Çünkü arkadaşlar bakın, bu ülkenin geleceğini kim belirleyecek? Sorumuz bu, kavgamız bu. Saray diyor ki ‘Ben belirleyeceğim’, biz de diyoruz ki ‘Hayır; bu ülkenin geleceğini birbiriyle aklını, yüreğini, bileğini birleştiren halk belirleyecek, omuz omuza mücadele eden halk belirleyecek’.

‘İKTİDAR İNSANLARI YALNIZ BIRAKIP, ÇARESİZ KILIP KENDİNE MAHKUM ETMEYE ÇALIŞIYOR; HİÇBİR DOSTUMUZU DA YALNIZLIĞA TERK ETMEYELİM’

O yüzden bakın, yavaş yavaş yaz mevsimi de geliyor, okullar kapanacak, ben bir çağrıyla bitireyim. Yazın yurttaşlarımızı birbirleriyle yeniden kardeşleşecekleri, birbirleriyle yeniden yoldaşlaşacakları, birbirleriyle ilişkilerini yeniden güçlendirecekleri bir dönem olarak değerlendirelim. Biz Türkiye İşçi Partisi olarak böyle bir çağrı yapıyoruz: Mahallelerimizde dayanışma ağlarımızı kuralım. Apartmanlarda komşuluk ilişkilerimizi yeniden güçlendirelim. Bizim birbirimize ihtiyacımız var. Genç arkadaşlar, üniversiteliler, liseliler; bakın, gidelim mahallelere, emekçi çocuklarıyla buluşalım, onlarla kitap okuyalım. Onlar belki dershanelere gidemiyor, özel dersler alamıyor ama emekçi çocuklarının da okuma hakkı var; onlara yardımcı olmaya çalışalım, ağabeylik, ablalık yapalım. Mesela apartmanda bir yaşlı komşumuz var, elimizi uzatalım, yalnız bırakmayalım. İktidar insanları yalnız bırakıp, çaresiz kılıp kendine mahkum etmeye çalışıyor; hiçbirimiz, hiçbirimiz kendimizi yalnız hissetmeyelim, hiçbir dostumuzu da yalnızlığa terk etmeyelim. Mahallede işsiz bir kardeşimiz tek başına iş aramakla uğraşmasın; biz dayanışma içerisinde onun kendisine yakışır bir iş bulması için elimizden geleni yapalım.

Dayanışma sadece yardım etmek değildir. Dayanışma bir ülkeyi yeniden kurma iradesidir aynı zamanda. Bugün bu ülkede bu iktidar karşısında dayanışmayla ülkeyi yeniden kuracağız. Özellikle hakkını arayan işçi arkadaşlarımızın, kardeşlerimizin yanında olalım. Her noktada, hayatın her alanında yasal ve anayasal haklarını kullanmaları konusunda onları cesaretlendirelim; onların hiç korkmasınlar. Bazı sendikalar da iktidarın dümen suyuna girmişmiş… Değişir! Eğer bu ülkenin işçileri, emekçileri, alın teriyle yaşayan insanlar o sendikalara üye olduklarında, o sendikaların da sınıf sendikacılığı ilkelerine göre hareket edeceklerini, değişeceklerini deneye deneye görüyoruz. Her birisi için yeni örneklerimiz var. Ama meselemiz şu: Kim nerede bir haksızlığa uğruyorsa cesurca ayağa kalkacak, sesini çıkartacak. Kim nerede haksızlığa uğradığı için direnen birini görüyorsa onun koluna girecek, onun yanına oturacak, Türkiye’yi değiştirecek. Bu ülkenin geleceğini belirleyecek olan güç budur.”

Example HTML page

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir