Zafer Partisi Ekonomi Politikaları Başkanı Fikret Artan: Ekonomideki kötü gidişi farklı göstermek için elinden geleni yapıyorlar
Zafer Partisi Ekonomi Politikaları Başkanı Fikret Artan, İstanbul Finans Merkezi’nde düzenlenen Katılım Finans Zirvesi ve hükümetin ekonomi politikalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Fikret Artan: “Anadolu Ajansı’nın, Türkiye Katılım Bankaları Birliği için böyle bir konferansı neden düzenlediği, finanse ettiği ve sponsor olduğu ciddi bir soru işaretidir. Bir kamu kuruluşunun vazifesi olmayan bu organizasyon; enflasyon, büyüme ve ekonomi programındaki başarısızlıklara kılıf hazırlama, kamuoyunu yanıltma ve algı oluşturma çabasından başka bir anlam taşımamaktadır.
Toplantının açılış konuşmasında Cevdet Yılmaz, katılım bankalarının sözde “kâr payı” sistemiyle ekonomide “faizsizleştirme” ütopyalarını gerçekleştirebileceğini ima ederken; aslında rasyonel ve bilimsel ekonomik tedbirlerle faizleri düşüremeyeceklerini de itiraf etmiş olmaktadır.
Mehmet Şimşek ise “Makro Ekonomik Görünüm ve Katılım Finans Sektörü” başlıklı yaklaşık bir saatlik sunumunda yalnızca 7 dakikalık bir katılım finans güzellemesi yapmış; geri kalan bölümde İran-ABD-İsrail gerilimi, ham petrol fiyatlarındaki artış, küresel belirsizlikler ve jeopolitik riskleri anlatarak ekonomi hedeflerinin tutmamasına bahane üretmiştir. Adeta bir “bahane ve algı yönetimi seansı” düzenlenmiştir.
Cevdet Yılmaz ve Mehmet Şimşek’in “En pahalı enerji olmayan enerjidir” sözü ise vatandaşla adeta alay etmektir. Evet, bugün akaryakıt istasyonlarında benzin vardır; ancak vatandaşın deposunu dolduracak parası yoktur. Market raflarında ürün vardır; fakat fiyatlar aşırı yükseldiği ve alım gücü düştüğü için insanlar bu ürünleri satın alamamaktadır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hayat pahalılığına karşı bulduğu çözüm ise “pahalı ürün satanları boykot etmek” olmuştur. Tıpkı geçmişte dış güçlere karşı yapılan göstermelik protestolar gibi, bu yaklaşım da gerçek sorunları çözmekten uzaktır.
Mehmet Şimşek, IMF ve Dünya Bankası toplantıları için Washington’a gittiklerini, IMF’nin küresel büyümenin 2026’da yüzde 3,5’ten yüzde 2,5’e düşeceğini ve küresel enflasyonun yüzde 4’ten yüzde 5,5’e çıkacağını öngördüğünü anlatıyor. Ancak Türkiye’de enflasyonun savaş çıkmadan önce bile ocakta yüzde 4,84, nisanda ise yüzde 4,18 arttığını söylemiyor. Yani dünyada bir yılda gerçekleşecek enflasyon, Türkiye’de bir ayda yaşanıyor.
Şimşek, hane halkı ve piyasa beklentilerini anlatırken kendi kurumunun 2026 sonu enflasyon tahminini açıklamaktan kaçınıyor. Oysa ekonomik programın başlangıcı olan Mayıs 2023’te yıllık enflasyon yüzde 39,59 iken, bugün gelinen noktada hâlâ yüzde 40 bandına yakın bir tabloyla karşı karşıyayız. Üç yıldır dar ve sabit gelirli vatandaşlara ağır bedeller ödetilmesine rağmen kayda değer bir sonuç alınamamıştır.
Ayrıca gelişmiş ülkelerde tahvil faizlerinin yüzde 1,5-3,5 bandından yüzde 3,5-5,5 bandına çıkacağını anlatırken, Türkiye’de faizlerin bunun yaklaşık 10 katı seviyesinde olduğunu gizlemektedir.
Yine Avrupa Birliği ve Afrika ülkelerinde büyümenin düşeceğini söyleyerek ihracatın azalacağını ve cari açığın artacağını ima etmektedir. Bunun özeti şudur: “Dünyada olumsuz gelişmeler var; enflasyon, faiz, büyüme, cari açık, bütçe açığı ve işsizlik hedeflerimiz tutmayacak.”
Üç yıldır uygulanan sözde makro ekonomik istikrar programı; hayat pahalılığıyla mücadelede, fiyat istikrarında ve mali disiplinde başarısız olmuştur. Türk milleti yalnızca fiyat artışlarının durmasını değil, aynı zamanda yıllardır enflasyonun altında artırılan maaş ve ücretlerin yükseltilmesini, alım gücünün yeniden kazanılmasını istemektedir.
Buna rağmen Mehmet Şimşek, kemer sıkma programının yükünü dar gelirlinin çektiği yönündeki eleştirileri küçümsemekte; iş gücünün milli gelirden aldığı payın arttığını ve gelir dağılımının düzeldiğini iddia etmektedir. Oysa asgari ücretin ve emekli maaşlarının açlık sınırının altında kalması bile bunun aksini göstermektedir.
Gelir dağılımının temel göstergesi olan Gini katsayısının 0,38’den 0,41’e yükselmiş olması da gelir dağılımının bozulduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Şimşek ayrıca kamuda büyük tasarruf yaptıklarını söylemektedir. O hâlde soruyoruz:
Kaç lojman ve araç satıldı? Kaç yüksek bedelli kiralama iptal edildi? Washington’daki IMF-Dünya Bankası toplantılarına Cumhurbaşkanlığı’na ait özel uçakla mı, yoksa tarifeli uçakla mı gidildi? Jet yakıtı fiyatlarının yüzde 113 arttığını söyleyenler, bu seyahatleri nasıl savunmaktadır?
Kaç kişi bu seyahatlere katıldı? Konaklama ve harcamaların maliyeti bu millete ne kadara mal oldu? Saray’ın hangi israf kalemlerinden vazgeçildi? Cumhurbaşkanı, kabine üyeleri ve milletvekilleri maaşlarında fedakârlık yaptı mı?
En düşük emekli maaşının yaklaşık 25 katı gelir elde eden siyasetçilerin ve bürokratların, birden fazla maaşı aynı anda almaya devam etmeleri vicdani midir?
Şimşek’in büyük fırsat olarak sunduğu yeni teşvik paketinde ise “varlık barışı” adı altında kaynağı belirsiz paraların ülkeye getirilmesi teşvik edilmekte, bazı yabancı yatırımcılara 20 yıl boyunca vergi muafiyeti sağlanmaktadır. Kurumlar vergisinin düşürüleceği söylenirken, yıllardır uygulanan düşük kur-yüksek faiz politikasından vazgeçileceğine dair hiçbir açıklama yapılmamaktadır.
İstanbul Finans Merkezi üzerinden Türkiye’nin Singapur, Hong Kong veya Hollanda gibi bir transit ticaret merkezi olacağı anlatılmaktadır. Ancak bu modelde üretim, yatırım ve istihdam değil; sıcak para ve finansal hareketlilik ön plana çıkarılmaktadır.
Gerçek şudur: Türk ekonomisi 23 yılda ithalata bağımlı bir yapıya dönüştürülmüş, reel sektör, yatırım, üretim ve ihracat büyük zarar görmüştür. Uygulanan ekonomi programları günü kurtarmaya yönelik parasal tedbirlerden ibaret kalmış; üretim ve istihdam odaklı yapısal reformlar hayata geçirilmemiştir.
Mehmet Şimşek’in, İstanbul Finans Merkezi’ne gelecek birkaç yüz yatırımcı ve birkaç bin çalışanın taksiye binmesi, marketten alışveriş yapması ve ev satın almasıyla makro ekonomik sorunların çözüleceğini söylemesi ise gerçeklikten kopuk bir yaklaşımın göstergesidir.
Bu durum Nasreddin Hoca’nın borcunu, çalılara takılacak koyun yünleriyle ödeme hikâyesini hatırlatmaktadır.
Biz de diyoruz ki: Allah bu ekonomi yönetimine akıl fikir, Türk milletine ise sabır versin.
Ayrıca toplantıya katılanların büyük bölümünün yandaş bürokratlardan ve belirli çevrelerden oluştuğu, konuşmaları adeta “trene bakar gibi” dinledikleri görülmüştür. Gelişmiş ülkelerde basit hatalar nedeniyle bakanlar istifa ederken, Türkiye’de bu kadar büyük ekonomik başarısızlıklara rağmen hiçbir sorumluluk üstlenilmemektedir.
Öte yandan Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın, 2002-2025 döneminde yıllık ortalama büyümenin yüzde 5,4 olduğunu söylemesi gerçeği yansıtmamaktadır. Doğru rakam yaklaşık yüzde 4’tür. 2008-2025 döneminde ise bu oran yüzde 3,2 seviyesindedir.
Eximbank destekleriyle ilgili açıklamalarda da hangi dönemin kastedildiği net ifade edilmemekte, kamuoyunda yanlış bir algı oluşturulmaktadır.
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fatih Kacır ise ihracatın 36 milyar dolardan 276 milyar dolara çıktığını anlatırken, 2023 için açıklanan 500 milyar dolarlık ihracat hedefinin neden gerçekleşmediğine değinmemektedir.
Sonuç olarak; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan başlayarak ekonomi yönetiminin birçok ismi ve TÜİK, ekonomideki kötü gidişi olduğundan farklı göstermek için kamuoyunu yanıltıcı açıklamalar yapmaktadır.
Kendisini isterse gerçek saha olan semt pazarlarına, esnaf ziyaretlerine birlikte gitmeye ya da istediği herhangi bir televizyon kanalında ekonomiyi açıkça tartışmaya davet ediyorum.”



