Korku Kurgu…Behman Menteşoğlu

kalemKorku kurgu, korku edebiyatı ve korku fantezi bir edebiyat türüdür ve okurlarına korku ve terör hissi verebilecek kapasitede olan ya da vermeyi hedefler. Edebiyat tarihçisi J. A. Cuddon, korku hikâyelerini “farklı uzunluklarda bir kurgu… okurlarını şaşırtıyor ve hatta korkutuyor, ya da belki de onlara nefret ve tiksinme hislerini aşılıyor.” sözleri ile tanımlar.Wikipedia. Şimdi bu tanım edebiyatta yapılan bir tanım. Bunun bir de siyasi ve hatta sosyal tanımı var ki benim üzerinde durmak istediğim tam da bu. Korkunun karşıtı nedir? Cesaret. Düşünen, araştıran ve sorgulayan beyinler korkmaz. Çünkü her bilinmeze yanıtları vardır. Bu yüzden de yollarına çıkan engelleri bir engel olarak tanımlamaktan ziyade aşılabilecek denklemler olarak görür ve çözümler üretir. Bu gün en çözümsüz görünen ölüm bile korkusuzca mücadele eden ve karşılarına çıkan yada çıkarılan engellere takılmayan bilim insanlarının çalışmalarıyla yenilmek üzeredir. Korku, beynin yarattığı bir illüzyondur. Peki bu illüzyon neye göre oluşur? Sihirbazlar her zaman illüzyon kullanmaktadırlar. Sihirbazlar imkansız olan şeyi yapmıyorlar, sadece yapıyormuş gibi görünmelerini sağlıyorlar. Şimdi ayrıntılara girmeyeyim. Kısadan sonuçlara geleyim. İllüzyon artık sadece sihirbazların kullandığı basit bir eğlence alanı olmaktan çıkmıştır. İllüzyon sosyal bilimlerin en vazgeçilmez bir unsuru olarak toplum mühendisliği alanında yer almıştır ve sıklıkla da kullanılmaya başlanmıştır. Ben farklı olarak yeni bir şeyden bahsetmeyeceğim. Ancak bu yazı bir hatırlatma olabilir. 1980 sonrası Nokta dergisinin Ankara Güven parkta yaptığı bir deney vardı. Parkta o anda oturan yada dolaşan insanlar vardı. Siyah bir pardesü giymiş ve siyah bir gözlük takmış olan Nokta muhabiri aniden parka dalarak elindeki düdüğü öttürdü ve ‘herkes yere yatsın’ dedi. Sorgusuz sualsiz herkes yere yattı. Kimse adamdan kimliğini yada neden atmaları gerektiğini soramadı. Peki neydi olay? 1980 darbesiyle kafalara kazınan siyah giyinen adamların otoritesiydi. Üstelik halkın kendi oylarıyla otorite hakkını verdiği sıradan insanlardı. Kafalarda darbeyle beraber siyah ve otorite kavramları çoktan yer edinmişti. Şimdi ne oluyor? İnsanlarımız illüzyon yaratmayı adeta bir genetik miras olarak edinmiş ve herkes illüzyon yaratmaya başlamış. En üstten an alta herkes illüzyon yaratma üstadı olmuş. Hele ki biraz da bir ünvan bir masa sahibi ise her bir şey onlardan sorulur hale gelmiş. Otorite insanların avcı-toplayıcı günlerinden kabul görmüş bir mirastır. Bu doğru. Ancak uygarlık bu miras üzerinde değil özgür irade sisteminde gelişmiştir. Yani özgür insan özgürce düşündüğü zaman yaratabilmiş, otorite saçmalığına karşı çıkmış kendini ifade edebilmiştir. Bu sayede hem kendini hem de dünyayı değiştirmeye fırsat yaratmıştır. Otorite veya yetke, herhangi bir konuda bir şeyin yeterliliğine herkesi inandırarak bir kişinin kendine sağladığı itaat ve güven; hâkimiyet ve emretme kudreti; yaptırım koyma ve kullanma gücüdür. Sözlükler böyle tanımlıyor ve devam ediyor : Bu üç “meşru” otorite kaynağına, genelde meşru sayılmayan; kaba güce ve baskıya dayalı otorite de eklenebilir. Köklü siyasal rejim değişikliklerinin en azından başlangıç dönemlerinde, siyasal iktidarlarin ana kaynağını bu tür bir otorite oluşturur. Zamanla diğer otorite türleri devreye girer. Yani, diyor ki bazıları bir güç elde ederek baskı ve korku yaratır ve insanları kendi isteklerini yapma konusunda korkutur. Yani bir profesör asistanını akademik ilerlemesine engel olacağı yolunda korkutarak pekala hayatını sınırlayabilir ve istediklerini yapmasını sağlayabilir. Siyasal otorite ekonomik faydaların azaltılacağı, istemediği davranışları yapması durumunda cezalandırılacağı veya terörün artacağı korkularıyla halkını sindirebilir. Arada ne fark var? YOK. Bilimin, gelişmenin, ilerlemenin önünde hep bu otoriteler ve engellemeler var. İşte bu yüzden toplum bir adım ileri gitmek şöyle dursun habire geriye doğru gidiyor. İnsanlar yaratılan bu korku illüzyonu çerçevesinde başlarındaki otoritelerin isteklerini yaparak bireysel özgürlüklerini feda ediyor. Otoritenin var olmasına hizmet ediyor. Nereye gidiyoruz? Bilinmeze. Facebookta paylaşılan bir yazı beni şaşırtmadı. Mustafa Koç’un tank ihalesine girme kararından sonra öldürüldüğü iddia ediliyordu. Şaşırmadım, garipsemedim hatta biraz da tanıdık buldum. Beni düşündüren en önemli mesele ise tüm bu illüzyonlara en başta aydınların kapılmasıdır. Zaten temel inancım da aydın olduğunu söyleyenlerin her ne hikmetse Atatürk’den beri bu ülke için hiç bir şey yapmamış olmalarıdır. Yapanlar bir elin parmakları kadar az sayıda olup yok edilmişlerdir. Ne yazık ki yarın hepimiz için çok geç olacak. Bunu bu günden görenlerin sayısı çok az. Kimileri yarınlarını makarnaya bağlamış, kimileri de akademik ünvan alabilmeye. Bu insanlar acınacak haldeler. Otoriteyi kullananlar ise onlardan daha da acınacak haldeler. Sadece yazık ve yazık bu topluma.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir