Erkan Baş’tan Epstein skandalı yorumu: ‘Birkaç şımarık zenginin yaramazlığı değil, kara düzenin iflası’

Example HTML page

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Meclis’te düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemi değerlendirdi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Meclis’te düzenlediği haftalık basın toplantısında, dünya gündemine oturan Epstein skandalını “Bu öyle birkaç tane şımarık zenginin yaramazlığı değil; bu, ‘kara düzen’ dediğimiz küresel kapitalizmin çürümüşlüğünün, iflasının bir görüntüsüdür. Parayla her şeyi satın alabileceğini sanan bir sınıfın insan bedenini, çocukların geleceğini nasıl meta haline getirdiğinin kanıtıdır” sözleriyle yorumladı.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) düzenlediği haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Konuşmasının önemli bir bölümünü 3. yıldönümü yaklaşan 6 Şubat depremlerine ve depremzedelerin mevcut durumuna ilişkin değerlendirmelere ayıran Baş, ekonomik krizden Epstein skandalına, Migros depo işçilerinin direnişinden İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevine, birçok gündem maddesi hakkında değerlendirmelerini paylaştı.

‘YAŞADIKLARIMIZI ‘ASRIN FELAKETİ’ DİYE ÖRTBAS ETMEYE ÇALIŞMALARINA ASLA İZİN VEREMEYİZ’

Sözlerine 6 Şubat depremine yaşamını yitirenleri anarak başlayan Baş, konuşmasında şunları kaydetti:

“Yakınlarını kaybedenlere, hala o acıyı yüreklerinde yaşayanlara bir kez daha sabır diliyorum. Gerçekten ‘Başımız sağ olsun diyeceğim’ ama başımız sağ olsun deyip geçemeyeceğimiz bir noktadayız. ‘Artık yeter, bu son olsun’ da demek zorundayız. Değerli arkadaşlar, 2026 yılındayız. Yani bilimin, teknolojinin bu denli ilerlediği bir çağda depremin bir kader planı veya fıtrat olmadığının, depremle hayatını kaybetmenin göz göre göre gelen bir cinayet, bir yönetim krizi olduğunun herhalde hepimiz farkındayız. Depremin bir ölüm nedeni olmadığını, olamayacağını aslında hepimiz gayet iyi biliyoruz. Fıtrat da deseler, kader de deseler, onlar ne derlerse desinler yaşadıklarımızı ‘asrın felaketi’ diye örtbas etmeye çalışmalarına asla izin veremeyiz.

‘BAKANLARIN İMAJI, MİLYONLARCA YURTTAŞIN YAŞAMINDAN DAHA ÖNEMLİ’

Geçtiğimiz hafta depremi en derin biçimde yaşayan illerimizden Hatay’ın Milletvekili Can Atalay, tutsak edildiği Silivri Cezaevi’nden son derece kapsamlı bir rapor hazırladı. Tekrar burada o raporu ayrıntılarıyla ele alacak değilim. Ama aradan geçen üç yıldan sonra; deprem öncesinde, deprem sırasında, depremin hemen ardında ve depremden bugüne kadar geçen koca 3 yılda nasıl bir yönetim anlayışıyla karşı karşıya olduğumuz aslında bütün çıplaklığıyla ortada. Öyle çok uzun şeyler söylemeyeyim; mesela hepimiz hatırlıyoruz, ne dediler? ‘Bize oy verin, bir yıl sonra hepinizi evlerinize yerleştireceğiz’ dediler. Şimdi aradan 3 yıl geçti, deprem bölgelerine gidiyoruz; insanlar adına konteyner denilen tenekelerde, 20-25 metrekarelik alanlarda çoluklarıyla, çocuklarıyla, aileleriyle hayatlarını sürdürmek durumunda kalıyorlar. Daha acısı ne biliyor musunuz arkadaşlar? Bazı yerlerde ‘Hadi evler bitti, taşının, gidin, çıkın’ baskısı yapıyorlar ama bunun için resmi yazı göndermeye bile cesaret edemiyorlar. Kapı kapı dolaşıyorlar; vatandaşı sözlü biçimde tehditlerle, ‘Elektriğinizi keseriz, suyunuzu keseriz’ imalarıyla sokağa atmaya çalışıyorlar. Neden biliyor musunuz? Çünkü o konteynerler orada durdukça bu bakanların başarı hikayeleri bozuluyor. Yani sadece onların imajı bozulmasın diye, vatandaşın ne hali varsa görsün diye bakıyorlar. Bakanların imajı, milyonlarca yurttaşın yaşamından daha önemli!

‘NEFES ALAN HER YURTTAŞTAN DEPREM İÇİN TOPLADIĞINIZ PARALARI NE YAPTINIZ?’

Değerli arkadaşlar, bunlar yıllarca topladıkları deprem vergilerini, üstelik arka arkaya yaşadığımız depremlere rağmen… Hatırlayın 1999’da Gölcük depremini, Düzce depremini hatırlayın. Ardından Elazığ depremini hatırlayın, Bolu depremini hatırlayın, İzmir depremini hatırlayın; Van depreminin, o soğukta insanların can verdiği Van depremini hatırlayın. Bunların hepsi aslında o toplanan deprem paralarının önlemler almak üzere, gerekli eksiklerin kapatılması için kullanılması gerektiğini hatırlatırken iktidar ne yaptı? Yandaş müteahhitleri zengin etti. Bakın çok açık söylüyorum; bizden yıllarca deprem vergisi adı altında topladıkları paraları eğer gerçekten depremin yaratacağı yıkımı engellemek için kullanmış olsalardı belki de hiçbir yurttaşımız hayatını kaybetmeyecekti. O yüzden söylüyoruz; evet deprem doğal bir afet, ama bu afeti felakete çeviren, bu afeti cinayete çeviren, bu afeti katliama çeviren işte bu iktidarın politikaları. 20 yılın üstünde hepimizden, bu ülkede yaşayan, nefes alan her yurttaştan deprem için para toplamadılar mı? Ne yaptınız o paraları ya?

‘ENKAZ ALTINDA ADALET KALDI, ENKAZ ALTINDA BİR SİSTEM KALDI, BİR DÜZEN KALDI’

O yüzden arkadaşlar, enkaz altında sadece canlarımız kalmadı; enkaz altında adalet kaldı, enkaz altında bir sistem kaldı, bir düzen kaldı. Şimdi tam depremin yıl dönümü geliyor, avukat arkadaşımız sevgili Özgür Urfa biraz önce sağ olsun iletti. Hepiniz hatırlayacaksınız, 6 Şubat depreminin simgelerinden bir tanesi Adıyaman Isias Otel. 72 insan hayatını kaybetti arkadaşlar, 72 insan. 72 aile yıkıldı. Sonuç? 3 sanığın beraat ettiği, dönemin belediye başkan yardımcısının ise bilinçli taksirle ölüme sebebiyet verme suçundan 10 yıl hapis cezası aldığı ve tutuklanmadığı davanın şimdi gerekçeli kararı açıklanıyor. Yani resmen mahkeme sanıkları korumak için kırk takla atmış. Buradan açıkça söylüyorum; on binlerce insanımızın bu ve benzeri nedenlerle, ihmallerle, usulsüzlüklerle, üç kuruş beş kuruş daha fazla para kazanmak için yani göz göre göre yaşamını yitirmesine neden olanlar sokaklarda dolaşmaya devam ettiği müddetçe, o kamu görevlileri, o müteahhitler korunup kollandıkça, bu cezasızlık politikası devam ettiği sürece adalet mücadelesi devam edecek. Ailelerle, depremde yakınlarını kaybedenlerle asla unutmadan, asla affetmeden, bu cinayetlerle asla helalleşmeden adalet mücadelesine devam edeceğiz.

‘DEPREMZEDELERİN ELEKTRİKSİZ, SUSUZ YAŞAMASINA NEDEN OLAN BİR İKTİDAR VAR’

Tekrar ediyorum; bunlar deprem sırasında insanlar soğuktan ölümle burun burunayken, bu memlekette insanlar daha ölmeden selaları dinletilirken, enkaz altında soğukta can vermek üzereyken çadır satan bir iktidar. Üstelik bu gibi afetlerde vatandaşa yardım etsin diye kurulan bir kurum olan Kızılay’ın sattığı çadırlardan bahsediyorum. Herkesin kendisini yalnız ve çaresiz hissettiği günlerden bahsediyorum. Şimdi bunlar geçiyor; bakın öncesinde gerekli hazırlıklar yapılmamış, insanların ölümle burun buruna olduğu, herkesin ‘Sesimi duyan var mı?’ diye çığlık attığı, elini uzattığı bir yerde o eli havada bırakan bir iktidar var. O gün bile para kazanmayı insan hayatından daha önemli gören bir iktidar var. Aradan yıllar geçmiş, insanlar hala evlerine yerleşememişler; sadece imaj düzeltmeye çalışan bir iktidar var. Tayyip Erdoğan gelecek diye yolları asfaltlayan, bir caddeyi düzelten; arka sokaklarda insanların çamurlar içerisinde elektriksiz, susuz yaşamaya devam etmesine neden olan bir iktidar var. Yani göz göre göre bunları yapan bir iktidar var. Kamu görevlileri, zenginler hiçbir ceza almadan kurtuluyor.

NAZIM’IN DİZELERİYLE ANLATTI: ‘ONLAR VATANA DÜŞMAN’

Böylesi bir yerde ne oluyor arkadaşlar? Bakın gerçekten utanıyorum. İnsanlığınızdan utanacak bir noktaya gelirsiniz ya; bu iktidar çevrelerinde pek muteber olan, onların gazetelerinde yazan, televizyonlarında konuşan isimlerden biri çıkmış ne diyor biliyor musunuz? Kusura bakmayın okuyacağım, okurken yüzüm kızarıyor: Maalesef bölgede depremzede rehaveti oluşmuş, bedava elektrik, su, gıda yardımı yüzünden para harcama refleksi kaybolmuş. Bu yüzden de insanlar konteynerlardan çabucak çıkmak istemiyorlarmış. Ya gerçekten soruyorum; bu arsızlığın, bu insafsızlığın, bu hadsizliğin bir tarifini yapabilir misiniz arkadaşlar? İnsanlar belki en yakınlarını kaybetmişler; evlatlarını, eşlerini, sevgililerini, annelerini, babalarını kaybetmişler. Evlerini, barklarını kaybetmişler, bir konteynere sığınmak durumunda kalmışlar. 3 yıldır her gün çekiyorlar. Siz boğaz manzaralı villanızda keyif yaparken, arkadaşlarınızla yediğiniz önünüzde yemediğiniz arkanızda hayatınızı devam ettirirken; insanlar o konteynerlarda bir bardak suya muhtaç, elektriğe muhtaç, her gün asbest soluyorlar. Her taraf inşaat. Neymiş? Depremzede rehaveti oluşmuş. Arkadaşlar işte zihniyet budur. Bunları konuşturan zihniyet bu. Gerçekten Nâzım abartıyor diye düşünüyordum ama çok güzel söylemiş, ‘Sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman, vatan ki insanların evidir sevgilim, onlar vatana düşman’ diyor ya Nazım, bunlar depremzedeye bile düşman.

‘DEPREM RİSKİYLE KARŞI KARŞIYA OLAN İSTANBUL’DA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNİ FELÇ ETTİLER’

Açıkça ilan ediyoruz; içeride Can Atalay, dışarıda biz, deprem bölgesindeki örgütlerimiz, tüm Türkiye’deki yoldaşlarımız; her bir yurttaşımız güvenli ve insanca bir konuta yerleşene kadar, hani tek bir kişi bile dışarıda kalmayana kadar bu mücadeleyi devam ettireceğiz. O konteynerlerde ‘rehavet’ dedikleri şeyi bunların yarattığı çaresizlik olarak görüyoruz ve bunu mutlaka hep birlikte yenmemiz gerekiyor. Bir kez daha hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımızı saygıyla anıyorum ve bu göz göre göre gelen cinayetin bütün sorumlularıyla hesaplaşana kadar bu mücadeleyi asla bırakmayacağımızı ifade ediyorum. Son bir şey daha ekleyeyim; geçmişi tartışıyoruz ya, yarın İstanbul depremi olabilir değil mi? Herkes bekliyor. Zihniyete bakın; bütün bu yaşananlardan sonra on binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, Türkiye’nin nüfusunun beşte birinin yaşadığı İstanbul deprem riskiyle karşı karşıya; aynı siyasi hesaplarla sadece kendi koltuklarını korumak için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni felç etmişler. Başkanını tutuklamışlar, bürokratlarını tutuklamışlar. Ben buradan; yarın öbür gün gerçekleşecek bir İstanbul depremine kentin hazırlanmasına engel olanlar olası bir katliamın failleridir, göz göre göre bir cinayet işleniyordur diye kayıtlara geçsin diye söylüyorum. Sonra yarın öbür gün kimse buna ‘kaderdir, fıtrattır’ demesin. Bugün derhal yapılması gereken şey: Bugüne kadar yapmadıklarınızla hesaplaşacağız, işlediğiniz suçlarla hesaplaşacağız ama bugün bütün Türkiye’nin, özellikle İstanbul’un, özellikle fay hatlarının bulunduğu illerimizin gereken önlemlerinin derhal alınması lazım. 3-5 tane müteahhit zengin olmasın, bırakın!

‘SADECE BİNALARIMIZ DEĞİL, MEMLEKETİN EKONOMİSİ DE ENKAZ ALTINDA’

Değerli arkadaşlar, bugün şunu söylemem lazım; sadece binalarımız değil, memleketin ekonomisi de mutfağı da enkaz altında. Şunu net olarak söyleyeyim; bizim bu karşı karşıya olduğumuz şey bir ekonomik kriz ya da beceriksizlik falan değil. Karşımızda çok planlı, programlı bir yoksullaştırma ve servet transferi projesi var. Bu iktidarın yürüttüğü ekonomik modelin adı budur. Mehmet Şimşek çıkmış; ocak ayında enflasyon beklenenden yüksek —TÜİK bile gizleyememiş— ‘Olumsuz hava koşulları gıda fiyatlarını etkiledi’ diyor. Gerçekten güldüm. Bize ilkokulda öğretiyorlar değil mi kış mevsimini? Kasım, aralık, ocak. Kış mevsimi. Şimdi soruyorum Mehmet Şimşek’e; kardeşim bu enflasyon niye kasımda, aralıkta dibe vuruyor da ocakta birden yükseliyor? Vatandaş ne diyor biliyor musunuz? Herkes biliyor. Vatandaş diyor ki, ‘Tabii yıl başında maaş zamları yapılacak ya enflasyon farkına göre, o yüzden kasımda aralıkta düşürecek enflasyonu’. Yani memurun, emeklinin, asgari ücretlinin cebine girmesi gereken parayı kısacak, ondan sonra ocakta dengelemek için ‘Aa hava koşulları çok kötü, o yüzden enflasyon arttı’. Ya arkadaşlar bu kadar insanların gözünün içine bakarak yalan söylenir mi ya? Hepiniz maaş alıyorsunuz, emekli maaşı alıyorsunuz; iş yerlerinde maaşlar enflasyona göre belirleniyor, değil mi? Memur zamları enflasyon farkına göre belirleniyor. TÜİK milyonlarca insanın parasını çalıyor. Sonra ocak ayı gelince… Adını koyalım; hiç tartışmasız bunun adı nitelikli hırsızlıktır arkadaşlar. Nitelikli hırsızlık yapılıyor memlekette.

‘ÇALIŞAN YOKSULLAR ÜLKESİ OLDUK, İNSANLAR ÇALIŞTIKÇA YOKSULLAŞIYOR’

Yoksulluk sınırı 100 bin lirayı aştı, herkesi yoksul ettiler. Tebrik ediyoruz, herkesi yoksul etmeyi başardılar. Hatırlayın, yaşı bana yakın olanlar hatırlayacaktır; ‘Çalışan insan aç kalmaz’ denirdi. Arkadaşlar şimdi Türkiye’de artık literatüre yeni bir kavram girdi: Çalışan yoksulluğu. Çalışan yoksullar ülkesi olduk biz. Bir işte çalıştığı halde yoksul olanların oranı her geçen gün artıyor. İnsanlar daha çok çalışıyor, daha çok çalıştıkça daha çok yoksullaşıyor. Uzatmayacağım ama şunu söylemem lazım; daha ilk aydan o Orta Vadeli Program falan dedikleri şeyin çöpe gideceği belli oldu. ‘İç talebi dengelemek için sıkılaşacağız’ falan diyorlar; yani Türkçesi: Halkın alım gücünü mümkün olduğunca düşüreceğiz ki vatandaş harcama yapamayacak hale gelsin ve enflasyon düşsün. Enflasyonu düşürmek için akıllarındaki tek yol halkı aç bırakmak. Öbür tarafta sadece bir tane örnek vereyim; Varlık Fonu’nun, Türk Telekom’un kendi personelinin yapabileceği bir işi yandaş müteahhitlere vererek bu ülkeyi soktuğu zarar 6,5 milyar TL. Hani emekliye, asgari ücretliye, memura gelince ‘Bütçe yok, bütçeyi sıkmamız lazım’ diyorlar ya; öbür taraftan 6,5 milyar lirayı bir yandaş müteahhite aktarıyorlar. Sonuç ne? Hemen daha ilk ayda zam diye verdikleri bütün parayı geri aldılar. Şubat ayında aldığınız maaşla geçen sene aralıktaki alım gücünüzün direkt altına indiniz. Bitti. Bunların anlayışı, tıyneti bu. Bu bilmeden yaptıkları bir şey değil.

‘MİGROS İŞÇİSİ ÖZGÜRLÜKLERİNE KAVUŞANA KADAR TÜRKİYE’DE HİÇ KİMSE ÖZGÜR DEĞİLDİR’

Bu servet transferine, bu soyguna dur diyenler yok mu? Var tabii. Mesela buradan bir kez daha selamlayacağım; Migros depo işçileri direnişlerine devam ediyorlar. O kendilerine verilen sefalet zammına karşı, ağır çalışma koşullarına karşı direniyorlar. Geçen hafta ‘Biz bir aileyiz’ diyen patronun evini ziyarete gittiler, işçi arkadaşları tebrik ediyorum. Madem bir aileyiz o zaman biz de şu ailemizin evini görelim, aile reisinin evini görelim, biz de o sofradan yiyelim bakalım ne yiyorlar diye gittiler. Tabii patronun boğaz manzarası bozulunca 100’ün üzerindeki işçi arkadaşımıza direkt polis müdahale etti. Yağmur altında ıslanan işçilerin ters kelepçeyle gözaltına alındığı görüntüler oldu. Buradan çok açık söylüyorum; Migros işçisi özgürlüklerine, demokrasiyi kullanma hakkına kavuşana kadar Türkiye’de hiç kimse özgür değildir. Türkiye’de demokrasi var diye kimse yalan söylemesin.

İTALYAN LİSESİ ÖĞRETMENLERİ GREVİNİ SELAMLADI

Bir şeye daha işaret edeyim; başka bir direniş daha var, bence çok önemli: Özel İtalyan Lisesi’nde çalışan Türk öğretmenler greve başladılar. Türkiye’de her şey pahalı değil mi? Her şeye zam geliyor. Ama Türkiye’de tek ucuz şey alın teri. Daha da ucuzlasın diye baskı yapıyorlar. İstanbul’da aynı okulda çalışan İtalyan öğretmenler var, Türk öğretmenler var. Türk öğretmenler, İtalyan öğretmenlerin üçte biri, dörtte biri, beşte biri kadar maaşlara çalıştırılıyorlar. ‘Aynı işi yapıyoruz, biz de hakkımızı alalım’ dediklerinde de İtalyan yönetimi Türk öğretmenlere kapıyı gösteriyor. Buna karşı sendikalaşıyorlar ve greve başlıyorlar. Türkiye fotoğrafını en net biçimde gösteren örneklerden bir tanesi. Bütün Türkiye bu hale getirilmek isteniyor. Bu vesileyle söyleyeyim; bu hak alma mücadelelerine karşı devam eden baskılar sosyalistleri hedef alıyor. Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne yönelik düzenlenen operasyonu da buradan şiddetle kınıyorum. Bu iktidar kendisine biat etmeyen, hakkını arayan herkese düşman; ama biz de buradayız, mücadele edenlerin yanında durmaya devam edeceğiz.

EPSTEIN SKANDALI: ‘BİRKAÇ ŞIMARIK ZENGİNİN ŞIMARIKLIĞI DEĞİL, KARA DÜZENİN İFLASI’

Değerli arkadaşlar, son bir gündem maddesi; maalesef dünyayı sarsan, midemizi bulandıran Epstein skandalı. Yandaş medya bunu magazinel bir sapıklık gibi sunmaya çalışıyor. Ben buna şiddetle itiraz ediyorum arkadaşlar. Bu öyle birkaç tane şımarık zenginin yaramazlığı değil; bu, ‘kara düzen’ dediğimiz küresel kapitalizmin çürümüşlüğünün, iflasının bir görüntüsüdür. Parayla her şeyi satın alabileceğini sanan bir sınıfın insan bedenini, çocukların geleceğini nasıl meta haline getirdiğinin kanıtıdır. Erdoğan’ın ‘Dünya beşten büyüktür’ sözüyle çok övünüyor AKP’liler; ben de diyorum ki: Ey Erdoğan, hani dünya beşten büyüktü ya? Hadi bakalım, şu dünyadaki çocuk istismarcılarından daha büyük olduğumuzu gösterelim. Dostun Trump’a bir söyle bakalım; onun temsilcisi Barrack’a bir tek kelime et bakalım. Yoksa o karanlık adaya yolu düşenlerin Türkiye’de hangi ihaleleri aldığını, hangi makamlara geldiğini hep beraber izlemekle mi yetineceğiz?

‘ADI ÇOCUK İSTİSMARCILIĞIYLA ANILAN BU İSMİN TÜRKİYE’DE ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GEZMESİNE GÖZ MÜ YUMACAĞIZ?’

Buradan çok açık olarak ifade ediyorum: Bu kişi Amerika Birleşik Devletleri’nin Suriye Özel Temsilcisi ve hepimiz biliyoruz ki orada barışı değil, bu karanlık ağların çıkarlarını temsil eden bir anlayışın temsilcisi. Bu kişi aynı zamanda büyükelçi sıfatıyla Türkiye topraklarında cirit atma hakkına sahip olduğunu düşünüyor. Adı çocuk istismarcılığıyla anılan bu ismin Türkiye’de böyle elini kolunu sallayarak gezmesine, Ortadoğu’yu istediği gibi düzenlemesine hep beraber göz mü yumacağız? Dünyadaki bu rezaletin parçası o ağın bir temsilcisi olarak Türkiye’ye büyükelçi atanmış; bir ülkeye bundan daha büyük bir hakaret olabilir mi? Ve biz buna gözümüzü yumacağız, yokmuş gibi davranacağız öyle mi? Biz bunu kabul etmeyeceğiz arkadaşlar. Üstelik bir de NATO toplantısını Türkiye’de yapacaklarmış. Bu NATO toplantısı da Türkiye’deki iktidarın karakterini, tüm siyasi çevrelerin duruşunu bütün ülkenin göreceği günlere denk gelecek.

Çocuklarımıza sahip çıkmak için bu mücadeleyi büyütmemiz lazım. Biliyorsunuz ‘Bir öğün yemek’ kampanyası çok büyük bir teveccüh gördü. İktidarın ‘Zengin çocukları yaşasın, fakir çocukları zaten işçi olacak, okumalarına gerek yok’ anlayışının yansımalarına karşı bu talebimiz büyük bir destek gördü. Şimdi Türkiye İşçi Partisi olarak tüm velileri, anneleri, babaları ortak mücadeleye çağırıyoruz. Hem bu ikinci dönemin başlaması vesilesiyle eğitim alanındaki sıkıntılara karşı neler yapabileceğimizi konuşmamız gerekiyor hem de bu barbarlara, bu alçaklara karşı ülkemizi ve özellikle çocuklarımızı korumamız gereken bir dönemden geçiyoruz.

‘TÜM DÜNYADA BU YENİ HİTLERLERE KARŞI MÜCADELE EDECEĞİZ’

Tablo karanlık görülebilir, canınız bir kez daha sıkılmış olabilir. Ama işte deprem yönetimindeki beceriksizlik, kriz, vurdumduymazlık, ihmaller, ekonomideki hırsızlık, dış politikadaki bu çürümüşlük, Suriye’de savaş tamtamlarının çalması, içeride Kürt sorununun çözümü yerine provokasyonların devreye girdiği günlerden geçiyoruz. Bu vesileyle söyleyeyim; sevgili Ahmet Şık bir çağrı yaptı, komisyonun derhal olağanüstü toplanması gerekiyor ama yaptığımız çağrı bir yanıt bulmuyor. Çünkü anlıyorum ki barıştan, halkların kardeşliğinden korkuyorlar. Ama hiç kimsenin umutsuz olmaya hakkı yok arkadaşlar. Silivri’de dört duvar arasında sorumluluğunu yerine getirmeye çalışan milletvekilleri, belediye başkanları varken; Esenyurt’ta, Şekerpınar’da yağmur altında Migros işçileri varken; sınıflarda onurlarını koruyan öğretmenlerimiz varken inanıyorum ki bu karanlığı yırtmak için ‘Yaşamak için Sosyalizm’ diyen milyonlarca insan var. Yıllar önce pandemi zamanında yazdığım kitaba bu ismi koymuştum. Şimdi anladım ki sadece insanca yaşamak için değil; biyolojik olarak hayatta kalmak, nefes alıp vermek, çocuklarımızı korumak, enkaz altında donarak ölmemek için bile bu düzeni değiştirmeye mecburuz. Hem dünyada hem ülkemizde bu düzen yama tutmaz sevgili yurttaşlar. Tüm dünyada emekçiler bu yeni Hitlerlere karşı mücadele edeceğiz. Güzel ülkemizi yaşanabilir bir ülke haline getirmek için; bağımsızlık için, demokrasi için, sosyalizm için hep birlikte mücadele edeceğiz ve mutlaka bu kara düzeni başlarına yıkacağız. Ben başarabileceğimize inanıyorum.”

Example HTML page

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir