Sera Kadıgil’den, ‘NATO Zirvesi’ yorumu: ‘Patronları geliyor diye bize bu onursuzluğu yaşatıyorlar!’

Example HTML page

Kadıgil, Sözcü TV ekranlarında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Sözcüsü Sera Kadıgil, dün akşam Sözcü TV ekranlarında Özlem Gürses ve Barış Terkoğlu’nun konuğu oldu. Gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulunan Kadıgil, “O katiller bu ülkeye girmeden önce hiç kimse çıtını çıkartamasın diye gözaltılar, tutuklamalar, sokağa çıkma yasağı, gazetecilere getirilen yasaklar… Bunların hepsinin bir sebebi var: Patronları geliyor! Katiller gelecek diye bize bu onursuzluğu yaşatıyorlar” ifadelerini kullandı.

TİP Sözcüsü Sera Kadıgil, dün akşam Sözcü TV canlı yayınında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Aydın Milletvekili Süleyman Bülbül, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel ve Prof. Dr. Hasan Sınar ile birlikte gazeteci Özlem Gürses ve gazeteci Barış Terkoğlu’nun sorularını yanıtladı.

Gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulunan Kadıgil, NATO Zirvesi öncesi yapılan gözaltı ve tutuklamalar ile valilik yasakları ve Ankara’nın çeşitli bölgelerinde başlatılan kamufle etme uygulamalarına yönelik “Trump gelecek diye, katiller gelecek diye; o katillerin ortakları, o soykırımcıların ortakları rahat etsin diye bize şu anda bu onursuzluğu yaşatıyorlar. Hakikaten büyük bir utanç içerisindeyim” şeklinde konuştu.

Kadıgil, CHP’den AKP’ye geçen milletvekilleri hakkında kendisine yöneltilen soruya ise “Bu kadar mı ilkesizsiniz, bu kadar mı onursuzsunuz? Daha bir sene önce hayvan hakları için Nimet Özdemir’le kol kola mücadele ediyorduk, Gebze Barınağı’nın önünde birlikte ağlıyorduk. Niye? AKP bütün sokak hayvanlarını toplayıp, hapsedebileceği bir yer de yok, öldürüyor diye. Burcu Köksal… Çok utanarak söylüyorum, bizim grup başkanvekilimizdi CHP’deyken. Gerçekten çok pisleşmiş bir ortamda yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

Anayasa değişikliği tartışmalarına ilişkin soruları da yanıtlayan Kadıgil, “Geldiğimiz noktada anayasa değişikliği çağrıları fıkra gibi geliyor bana artık. Yani anayasanın en temel hükümlerini uygulamayan, uygulamamakla gurur duyan bir cenahla atılabilecek bir adım yok. Böyle bir ortamda ne Meclis’i ne anayasası…” şeklinde konuştu.

‘ATILMASI GEREKEN İLK ADIM, ESİR TUTTUKLARI HERKESİN BİR AN ÖNCE SERBEST BIRAKILMASI’

TİP Sözcüsü Sera Kadıgil’in, Sözcü TV canlı yayınında yaptığı açıklamalardan öne çıkanlar şöyle:

“Sayın Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun 10’uncu yılındayız, bugün bir yazısı üzerinden konuşuyoruz. Aktif siyaset yapmayacağını söylemişti ve bence bu Türkiye için çok büyük bir kayıp olurdu, 10 senedir cezaevinde, çocuklarının büyüdüğünü göremeden büyümesi gibi… O yüzden de aktif siyasete dair bir açıklama yapmış olmasını, içinde katılmadığım bazı fikirleri olmakla beraber, burada olduğunu herkese tekrar hatırlatmasını çok büyük bir memnuniyetle karşılıyorum. Bir tek Sayın Demirtaş’ın değil, Sayın Yüksekdağ’ın —yakınlarının cenazesine bile gitmesine izin vermedikleri Figen Hanım’ın—, Selahattin Bey’in ve tamamen siyasi saiklerle esir tuttukları herkesin bir an önce serbest bırakılmasının hakikaten atılması gereken ilk adım olduğunu düşünüyorum.

‘SARAY’IN KÜRTLER, TÜRKLER YA DA BU ÜLKE LEHİNE HERHANGİ BİR ADIM ATABİLECEĞİNİ DÜŞÜNMEMİZ MÜMKÜN DEĞİL’

Hatırlıyor musunuz biz TİP olarak HDP ile ittifak yaptığımızda ne dayaklar yedik, çok net söyleyeceğim ne dayaklar yedik… Ya da 2015 senesinde, bahsettiğiniz darbe sürecinde bu ülkedeki en büyük düşman kimdi hep? Kürtlerdi, Kürt hareketiydi, DEM Parti’ydi, o zaman HDP’ydi. Baş düşman olarak önlerine bunu almıştı Saray Rejimi. Bir yandan bir laiklik, oradan bir kutuplaştırma kaşırken bir yandan orada kutuplaştırdıklarını da alıp Kürt düşmanlığı üzerinden konsolide etmeye çalışıyordu ve biz o günlerde şunu anlatıyorduk gidip İzmir’de: Diyarbakır’a barış gelmeden İzmir’e demokrasi gelmez. Bugün de birebir olarak aynı durumdayız. Bugün de yani bir kuş gibi düşünürsek bu ülkeyi, bir kanadı bunun barışsa bir kanadı demokrasi olmak zorunda ve bu ikisi aynı anda çalışmadığı müddetçe… Bu ne demek? Kürt sorunuyla ilgili olağanüstü ilerici bulacağımız adımlar atıldı ama öbür taraftan Ekrem İmamoğlu hapiste, Can Atalay hapiste, TEMA Vakfı için otobüsle bir yerlere giden teyzeleri tutukladılar az önce.

Bu yaşadığımız ülkede, bu anlattığım tabloda demokrasinin önünde ve dahi barışın önünde ben ve bizler en büyük engel olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı görüyoruz. Recep Tayyip Erdoğan var olduğu müddetçe, Recep Tayyip Erdoğan ve Saray Rejimi dediğimiz doğrudan emperyalizme ve ABD’ye hizmet eder mahiyette, doğrudan holdinglere, patronlara hizmet eder mahiyette bir odaktan ben ne bizlere ne başka birilerine herhangi bir fayda gelebileceğini ne acı ki düşünmüyorum. Yani Recep Tayyip Erdoğan ya da Devlet Bahçeli gibi figürlerin önderliğinde girişilecek herhangi bir şeyden bir sonuç alacağımızı düşünmüyorum. Şunu eklemek zorundayım, biz başından beri şunu söyleyip duruyoruz: Bu işin çözüm yeri neredir? Meclis’tir. Bu işin tek bir çözümü var: Seçilmiş temsilcilerinin halktan hiçbir şey saklamadan, tutanak saklamadan, toplantı kaçırmadan, açık açık ve inandığımız şeyler uğruna tartışabilmemiz. Bunun tek çözümü bu. Tekrar bir ‘ama’yla bitireceğim izniniz olursa; AKP’nin temsilcisi İmralı’ya giderken bile ‘Yok yok ben gitmedim, hastanedeyim’ gibi bir tutum sergilediğinde bizim bu Saray’ın Kürtler lehine ya da Türkler lehine ya da bu ülke lehine herhangi bir adım atabileceğini düşünmemiz mümkün değil.

‘BU KADAR MI ONURSUZSUNUZ?’

Fotoğraflarda bir cenaze ortamı, acılı bir eş var, orada çocuklar var. Sayın Özgür Özel’in büyüklüğüdür elini sıkması, tam olarak böyle yorumluyorum. Ama insanlarda ve bende de, CHP’ye seçmen olarak ya da çalışan olarak ya da gönüllü olarak ya da üye olarak yolu düşmüş herhangi bir insanın ve hatta CHP’ye hayatında hiç oy vermemiş olsa dahi karşısında doğru düzgün bir siyaset kurumu görmek isteyen her insanın, Kemal Kılıçdaroğlu yüzünden çok ciddi bir travma sonrası sendrom geçirdiğini düşünüyorum ben. Bu işe başlarken, hala da böyle, biri bana ‘siyasetçi’ dediği zaman hakaret gibi geliyordu. ‘Siyasetçi değilim ben, avukatım’ diyordum mesela birçok yerde. Bu duyguyu olağanüstü pekiştiren siyasetçiler yüzünden bu haldeyiz. Hakikaten berbat bir yer haline getirdiler ve Türkiye’de zaten bizim mücadele ettiğimiz temel problem de bu. Siyaset diye bir şey var, siyaset böyle girilen bir yer; siyasete girebilmek için genellikle yaşını başını almış, zengin bir erkek olmanız gerekiyor ve her yol mübah.

‘‘SEÇMENLERİN’ DİYE BAŞLAYAN HER CÜMLENİN ÖZNESİNDE BİR HATA VAR’

Bu kadar mı ilkesizsiniz, bu kadar mı onursuzsunuz? Daha bir sene önce hayvan hakları için biz Nimet Özdemir’le kol kola mücadele ediyorduk, Gebze Barınağı’nın önünde birlikte ağlıyorduk. Niye? AKP bütün sokak hayvanlarını toplayıp, hapsedebileceği bir yer de yok, öldürüyor diye. Hala da devam ediyor buna. Biz buna karşı Nimet’le birlikte mücadele ediyorduk ya geçen sene. Geçen sene! Bugün AKP’ye geçebiliyor. Burcu Köksal… Çok utanarak söylüyorum, bizim grup başkanvekilimizdi CHP’deyken, grup başkanvekilliği yaptı bu insan. Gerçekten çok pisleşmiş bir ortamda yaşıyoruz. O yüzden seçmenlerin bütün tepkisini, bütün hayal kırıklığını, bizde de olan bu duyguyu yerden göğe kadar haklı buluyorum. Ama bu cümlenin öznesinde hata var zaten. ‘Seçmenlerin’ diye başlayan her cümlenin öznesinde bir hata var. Biz seçmen olmayı kabul ettiğimiz an, ‘5 yıldan 5 yıla birtakım dayıları seçelim, 5 sene boyunca o dayılar canının istediğini yapsın, yüksek siyasetler yapsınlar, kendi aralarında toplansınlar, biz de böyle kuzu kuzu seçim bekleyelim’… Böyle bir anlayış yerleştirdiler ve tam olarak bununla mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

‘SİYASETTE PARA İÇİN VAR OLMAYA ÇALIŞANLAR VAR, BİR DE KORKAKLAR VAR’

O kadar tertemiz bir ideolojisizlik halindeler ki gerçekten umurlarında değil. Şey diyorlar ya, ona da çok gülüyorum, ‘Sağ sol kalmadı’. Yok, bayağı kaldı. Yani sadece kendisi için siyaset yapan insanlar var; network olsun, cebimde param olsun… Ha, cebinde bazılarının çok parası var, patron çocukları; onlar da geziyorlar Meclis’te, parayla bir şey olamamışlar, ‘Şuraya bir rozet takarsak bir şey oluruz’ diye. Onları da mesela ana baba torpiliyle Meclis’e sokuşturuyorlar. Siyasette bunun için var olmaya çalışanlar var, bir de korkaklar var. Onlar da çok korkuyorlar. Mesela başlarken aslında bir şey için başlamış ama uslu durmamış ki, bir sürü açığı var. Mesela bana diyorlar, ‘Sen niye bu kadar cesur konuşuyorsun’. Açığım yok kardeşim, hiçbir ihale almadım şimdiye kadar! Yani TİP’teki bütün arkadaşlarım için de inanın gönül rahatlığıyla bunu söyleyebiliyorum ve bunun ciddi bir etkisi olduğunu da düşünüyorum.

‘ERDOĞAN’IN ELİNDE TEK ÇÖZÜMÜ VAR, KARŞISINDAKİ O YÜZDE 60’LIK BLOĞU DAĞITMAK’

DEM Parti için de aynı şeyi söylüyorum. Bu kadar baskı, bu kadar zulüm… Az önce Tayyip Bey ifade etti ve çok yerinde bir söylemdi, ‘Bizim bütün belediyelerimiz bu süreçlerden geçti’. Biz o zaman da oradaydık. Mesela Van’a kayyum atandığında Van’daydık, İstanbul’a kayyum atandığında İstanbul’daydık. Ama o gün de söylediğimi bugün bir kere daha söyleyeceğim: Biz hepimiz, hep beraber milyonlar olarak Van’a kayyum atandığında oraya gidip ‘Sen bunu yapamazsın’ demeyi başarsaydık İstanbul’da bu kadar rahat at koşturamazlardı. Çünkü bu iktidarın çok net bir taktiği var: Böl, parçala, yönet. Bütün anketlere bakın, yüzde 40’tan oy aldığı bir anket görüyor musunuz Tayyip Erdoğan’ın? Yok. Elinde tek çözümü var: Karşısındaki o yüzde 60’lık bloğu dağıtmak ve kendini orada tutmaya devam etmek. Ve bunun için elinden gelen bütün ilkesizliği yapıyor. Bakın, şu da bir ilkesizliktir: Bir sene önce sana Meclis kürsüsünden demediği laf bırakmamış bir insanı alıp sen böyle törenle yakasına rozet takabiliyorsan bu da bir ilkesizliktir. Buradaki ilkesizlik sadece dönenlere atfedilemez, döndürenlerde de var aynı ilkesizlik hali. Veya belediye başkanlarından bahsettik; bir sürü iddiaları olanlar vardı aralarında değil mi? Ne oldu onlar? AKP’ye geçince, buraya ampulü takınca bir anda kuş olup uçuyor bütün soruşturmalar falan.

‘ADALET BAKANI YETKİSİNİ AŞIYOR, CEZAEVİ GÖRÜŞLERİNE YÖNELİK ENGELLEME VAR’

İzleme fırsatları var, biliyorum Sözcü TV’yi izlediklerini. Kendi adıma çok özür dileyerek başlayacağım sevgili yoldaşım Can Atalay’dan, Selçuk Kozağaçlı’dan. Onursal Adıgüzel tutuklandığından beri göremedim, Adalar Belediye Başkanı’nı aldılar göremedim, Osman Kavala, Tayfun Kahraman… Bugün için izin yazdıklarım bunlar; izin yazısı, görüş yazısı yazdıklarım bunlar. Bizi dinliyorsanız lütfen bilin, yanınıza gelmeye çalışıyoruz, sizi görmeye çalışıyoruz. Ama Adalet Bakanı yetkisini fersah fersah aşarak bunu keyfi bir tecride dönüştürmüş durumda şu an. Geçen hafta Genel Başkanımız Erkan Baş’a izin verilmedi. Ben görüş yazımı bugün değil 3 gün önce yazdım. Gidip o insanları görüp söylediklerini de aktarmak çok istiyordum. Tenezzül edip ‘İzin veriyoruz, vermiyoruz’ bile demiyorlar. Ölü taklidi yapan bir Adalet Bakanlığı’yla biz şu anda karşı karşıyayız. Bunu da hakikaten bir tek kendi adıma değil, bir tek Cumhuriyet Halk Partili vekil arkadaşım adına değil, Numan Kurtulmuş’a doğrudan sormak lazım, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde sözde grup sözcülüğü yapan, sözde grup başkanvekilliği yapan, Milliyetçi Hareket Partisi’ne, bu insanlara sormak lazım. Milletvekiliyiz ya biz, ben avukatım aynı zamanda. Benim avukat kimliğimle gece 02.00’de gidip istediğim insanı görebilme hakkım var. Takriben 3-4 haftadır, önce Erkan Baş’a, sonra bize bu şekilde bir engelleme var. Cezaevindeki dostlarımız lütfen bunu bilsinler ve bununla sadece TİP olarak, sadece CHP olarak, Erkan, Sera, Süleyman olarak değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne mensup bütün vekiller olarak ya mücadele edilir ya mücadele edilir. Bu hakikaten vekilliğin onurunu ayaklar altına almak.

‘TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN ANAYASASI SARAY REJİMİ TARAFINDAN FİİLEN ASKIYA ALINMIŞ DURUMDA’

Ben bir hukuk mezunuyum, bir avukatım; çok canımı yakarak söylüyorum, Türkiye’nin şu anda bir anayasası yok. Yani bir anayasamız var da o anayasa iyi mi, kötü mi, maddeleri uygulanıyor mu, uygulanmıyor mu, değişiklik yapmayı konuşabilmemiz için ortada bir anayasa olması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin şu anda bir anayasası yok; bu anayasa fiilen Saray Rejimi tarafından askıya alınmış durumda. Biz 19 Mart’ı neden darbe olarak nitelendiriyoruz? Ya da o anayasanın 183. maddesi Türkçe bilen herkesin anlayacağı biçimde açıkken Can Atalay şu an neden bu masada oturup bunları tartışmıyor da Silivri’de bizi dinlemek zorunda kalıyor? Bu ülkede bir anayasa olmadığı için; bu ülkede bir anayasa olmadığı için şu anda öğretmenler orada tartaklanıyor, bu ülkede bir anayasa olmadığı için emekliler 20 bin lira maaşla hayatta kalmaya çalışıyorlar, bu ülkede bir anayasa olmadığı için çocukların eğitim hakkı çalınıyor, patronlara asgari ücretin 3’te birine peşkeş çekilip MESEM’lerde çalıştırıyorlar. Bu ülkede bir anayasa yok.

‘ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÇAĞRILARI FIKRA GİBİ GELİYOR, BÖYLE BİR ORTAMDA NE MECLİS’İ NE ANAYASASI’

Meclis matematiği konuşuyoruz değil mi? İYİ Parti’nden 7 kişi çalmış, Kemal Bey’in listeler üzerinden soktuğu Gelecek’ten 2 tane çalmış, DEVA’dan bir tane çalmış, kendine böyle milim milim bir hesap yapmaya çalışıyor. Peki neden, neden bu kadar çok hesap kitap yapmak zorunda bu insan? Çünkü toplumda bir karşılığı yok. Anayasa dediğimiz şey nedir? Bir toplumsal sözleşmedir. Bir toplum der ki: ‘Ben birlikte yaşama iradesine sahibim, bu şartlarda da mutabık kaldım’. Bizim mesela o mevcut uygulamadıkları anayasada bunun oluru nedir? 400 vekildir. O yüzden Tayyip Erdoğan geçen seçim, hatırlayın, ‘Verin 400 vekili bu iş huzur içinde çözülsün’ dedi ve verilmediği noktada başımıza neler geldiğini bütün hepimiz hatırlıyoruz sanıyorum.

Ve geldiğimiz noktada anayasa değişikliği çağrıları fıkra gibi geliyor bana artık. Yani anayasanın en temel hükümlerini uygulamayan, uygulamamakla gurur duyan, uygulamadığı maddeleri çıkıp abuk sabuk hukukçu sıfatı olan insanlara, Meclis Başkanı’na, Adalet Bakanlığı yapmış insanlara ayaklar altına aldırmış bir cenahla atılabilecek bir adım yok. Evet, doğru düzgün bir toplum sözleşmesine çok şiddetli ihtiyacımız var ama bunun için toplumun siyasi iradesinin doğru düzgün şekillendiği bir Meclis’e ihtiyacımız var. Çok utanarak söyleyeceğim; şu an Meclis diye bir şey yok ya, utanarak söylüyorum ben bunu, yok! Gelen kanunlara bakın, komisyonlara bakın; kırk yılda bir konuda mesela 5 parti mutabık kalsa bile Meclis’te, AKP’li vekiller bile ‘evet’ dese, bakanlıktan ya da Saray’ın bilmem ne kurulundan bir telefon geliyor… Böyle bir ortamda ne Meclis’i ne anayasası…

‘PATRONLARI GELİYOR!’

Büyük bir onursuzluk içerisindeyiz. Bakın, ‘milli onur’ diye bir şeyden bahsedilecekse burada gidiyor o milli onur. Biz bunları niye yaşıyoruz? 79 yaşında bir kadın mühendis, 68 yaşında bir emekli öğretmen ya da herhangi bir sol görüşlü insan… Bu insanlar şu an niye tutuklandılar? 2 gündür başlarına gelenler adliyede… Elleri bağlı bir insanı, gözaltına aldıkları bir insanı Ankara Terörle Mücadele Müdürlüğü’nde merdivenden iterek düşürdüler. Müdahale etmeye çalışan avukatları kolundan yakasından tutarak darbederek dışarı attılar. Gelen baro gözlemcisi tutanak tutmaya çalıştı, içeri sokmadılar; süreci böyle yaşadık. Ve biz bunları niye yaşıyoruz? Biz niye bunları yaşıyoruz? Ankara’ya gittiniz mi yakın zamanda; iniyorsunuz Pursaklar’ın hepsini platformlarla kapatmışlar. Niye? O sağ tarafta yoksulluk içinde, berbat evlerde yaşamak zorunda kalan insanları onların müsebbipleri görmesin diye. Yani bu devletin aklı şöyle çalışmıyor, ‘Kardeşim burada, Pursaklar’da bu çok kötü evlerde, boyasız sıvasız yerlerde okula aç giden çocuklar var, ben bunlar için ne yapmalıyım?’ diye düşünen bir devlet aklı yok Türkiye’de. ‘Aman bunlar görmesin yaptıklarının sonuçlarını, bizim beceremediklerimizi görmesin’ diye çalışıyorlar. Ne yapıyorlar? Macron koşacak diye Ankara halkına park yasakladılar. Mesela Ankara Valiliği açlık grevi yapmayı yasaklamış. Ya siz kimsiniz; açlık grevinden burnunu tutup ağzından mı yedireceksin? Hakları için direnen, 12 gündür aç olan öğretmenler var orada. O öğretmenlere niye zulmediyorlar bu kadar? NATO’dan önce, o katiller bu ülkeye girmeden önce, hiç kimse çıtını çıkartamasın diye gözaltılar, tutuklamalar, sokağa çıkma yasağı, gazetecilere getirilen yasak… Bunların hepsinin bir sebebi var: Patronları geliyor! Açık ve net söylüyorum, patronları geliyor!

‘TRUMP GELECEK DİYE, KATİLLER GELECEK DİYE BİZE ONURSUZLUK YAŞATIYORLAR’

Yani NATO dediğimiz şey nedir? Emperyalistleri, zenginleri korumak için kurulmuş bir savaş örgütüdür ve bu insanlar şu an Türkiye’de başımıza gelen her şeyden de sorumlular. Yani biz birçok şey için Saray Rejimi’ne kızıyoruz ya, Saray Rejimi’nin kendi iradesi altında yaşamıyoruz biz bunları; bu NATO’da Trump’ın peşine takılıp gelen insanlar yüzünden yaşıyoruz biz burada her ne yaşıyorsak. O yüzden 40 yıl şerefiyle bu ülkeye hizmet vermiş ve şu an 20 bin lira emekli maaşıyla geçinmeye çalışırken bir yandan da TEMA’da hala bu memleket için faydalı bir şey yapmaya çalışan insanı ne olur ne olmaz diye az önce tutukladılar, hapse attılar. Onursuzluk yaşatıyorlar bize; Trump gelecek diye, katiller gelecek diye, o katillerin ortakları, o soykırımcıların ortakları, o hırsızların, sadece Türkiye’de değil dünya halklarının cebinden çalıp kendilerine yat alanlar, kat alanlar, jet alanlar rahat etsin diye… ‘Türkiye’de hiç kimse çıtını bile çıkartmıyor Trump’a, dikensiz gül bahçesi sunuyoruz biz size’ demek için bize şu anda bu onursuzluğu yaşatıyorlar. Hakikaten büyük bir utanç içerisindeyim. Çok büyük bir utanç içerisindeyim! Pursaklar’ın hepsi size oy verdi ya, o insanları barikatların arkasında saklayana kadar ‘Buradaki çocuk okula niye aç gidiyor?’ diye düşünecek bir iktidara kavuşacağımız güne kadar bu patronların iktidarıyla mücadele etmeye devam etmek mecburiyetindeyiz.”

Example HTML page

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir