Erkan Baş: Hedef Suriye veya Venezuela gibi görünse de aslında hedef emekçi halklar
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genelbaşkanı Erkan Baş, T24 canlı yayınında gazeteci Candan Yıldız’ın sorularını yanıtladı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, T24 YouTube kanalında “Candan Yıldız’la Soru Cevap” programının konuğu oldu. Temmuz ayında Türkiye’de gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) saldırgan politikalarına ilişkin değerlendirmelerini paylaşan Baş, “Hedef Suriye veya Venezuela gibi görünse de aslında hedef biziz; gücü, silahı olmayan emekçi halklarız” ifadelerini kullandı.
TİP Genel Başkanı Erkan Baş, T24 YouTube kanalında yayınlanan “Candan Yıldız’la Soru Cevap” programına konuk oldu. Canlı bağlantı yoluyla Hatay’dan yayına katılan Baş, gazeteci Yıldız’ın sorularını yanıtlayarak ülke ve bölge gündemine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.
Suriye’deki Alevilere yönelik saldırılara ilişkin konuşan Baş, “Kitlesel katliamlara varan, sadece Alevi kimlikleri nedeniyle insanların barbarca saldırılara maruz kaldığı bir iklimle karşı karşıyayız. Ezilen, haksızlığa uğrayan kim olursa olsun hep birlikte bir karşı duruşu örgütlememiz gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Baş, Ortadoğu’da İsrail ve ABD’nin lehine yaşanan gelişmelerin, Ortadoğu ve dünya halklarının aleyhine sonuçlar verdiğinin altını çizerek, “Barışı ve demokrasiyi temel alan bir yeniden inşa sürecinin tarafında durmamız lazım” sözleriyle Suriye’de yaşanan son gelişmelere ilişkin yorumlarını paylaştı.
‘HATAY İÇİN, SAMANDAĞ İÇİN SURİYE NEREDEYSE BİR İÇ MESELE’
TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın, gazeteci Candan Yıldız’ın soruları üzerine yaptığı açıklamalar özetle şu şekilde:
“Belki Türkiye’nin başka illeri için Suriye uzak bir ülke, uzakta bir şeyler yaşanıyor gibi düşünülebilir ama bazı kentler için, özellikle Hatay için, özellikle Samandağ için Suriye neredeyse bir iç mesele. İnsanların doğrudan birinci dereceden akrabalarının yaşadığı, yıllardır hem kültürel hem sosyal olarak çok güçlü bağlarının olduğu bir bölge. Tabii bunların hepsi üst üste gelince gerçekten bir şanssızlıklar coğrafyasından, bir keder coğrafyasından söz eder durumdayız. Yani zaten 10 yılı aşkın bir sürede Suriye’de devam eden savaş, üstüne yaşanan o büyük deprem felaketi; depremin gerçekten bir felakete, bir katliama dönüşmesine neden olan yönetim anlayışı ve on binlerce insanın hayatını kaybetmesinin ardından tam yeniden bir hayat kurulmaya çalışılırken, biraz önce açarken siz de söylediniz, Suriye’deki rejim değişikliğinden sonra bu sefer kitlesel katliamlara varan, sadece Alevi kimlikleri nedeniyle insanların barbarca saldırılara maruz kaldığı bir iklimle karşı karşıyayız.
‘EZİLEN, HAKSIZLIĞA UĞRAYAN KİM OLURSA OLSUN HEP BİRLİKTE BİR KARŞI DURUŞ ÖRGÜTLEMEMİZ GEREKİYOR’
Dolayısıyla zor bir coğrafyadayız şu anda. Biz de elimizden geldiğince dayanışma içerisinde olmaya, hem buradaki gerçeklerin tüm Türkiye kamuoyu tarafından görülmesi ve bilinmesi için bir çaba içerisinde olmaya hem de buradaki arkadaşlarımızın kendilerini yalnız hissetmemelerini, onların yanında olduğumuzu hissetmelerini sağlamaya çalışıyoruz.
Buradaki duyguyu ya da buradaki yurttaşların düşüncesini en iyi ifade eden şey aslında Alevi örgütlerinin açıklaması. Buradaki en temel dertlerden bir tanesi zaten bu. Yani Alevilere dönük kitlesel katliamlar, katliam girişimleri oluyor. Çoluk çocuk katlediliyor o cihatçı çeteler tarafından ve maalesef Alevilerin yaşadığı bu acıyı Alevilerden başka hiç kimse duymuyor gibi bir duygu var burada. Bunun gerçekliğinden bağımsız olarak söylüyorum, buradaki yurttaş onu hissediyor, ‘Alevilere dönük bir katliam yaşanıyor ve buna Alevilerden başka hiç kimse ses çıkartmıyor’ diye bir duygu var.
Benzer bir şeyi Kürtler açısından da söyleyebiliriz. Aynı tepkiyi aşağı yukarı geçtiğimiz haftalarda biz Kürt yurttaşlarımızdan da sıklıkla duyduk. İstanbul’da ya da İzmir’de yapılan eylemlerde falan ben de katıldığımda hep aynı şeyi duydum, ‘Kürtlere dönük bir şey yapılıyor, bir katliam girişimi var, insanlar katledildi ve buna Kürtlerden başka kimse ses çıkartmıyor’ diye bir duygu kırılması yaşanıyor. Ben bunun son derece tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bizim ezilen, haksızlığa uğrayan kim olursa olsun onun dini, mezhebi, etnik kimliği, dili ne olursa olsun temel insan hakları konusunda hep birlikte bir karşı duruşu örgütlememiz gerekiyor.
‘ORTADOĞU’DA İSRAİL’İN, ABD’NİN LEHİNE OLAN BİR ŞEY HALKLARIN MUTLAK ALEYHİNE SONUÇLAR VERİR’
Bence acı olan şey şu, onu paylaşayım, belki de dünyanın kaderini değiştiren günlerden geçiyoruz. Ortadoğu bu açıdan büyük bir hesaplaşma merkezi ve maalesef Türkiye’deki iktidarın da bir parçası olduğu bir uluslararası —ben ona ‘Uluslararası kara düzen koalisyonu’ adını veriyorum— bir tarafında Trump’ın, bir tarafında Netanyahu’nun ve bir tarafında maalesef Tayyip Erdoğan’ın durduğu bir topyekûn saldırıyla karşı karşıya Suriye şu anda. Bence denklem çok basit aslında, Ortadoğu’da İsrail’in lehine olan bir şey, Ortadoğu’da Amerika Birleşik Devletleri lehine olan bir şey Ortadoğu’da ve dünyada yaşayan bütün halkların mutlak aleyhine sonuçlar verir. Şu anda süreç adım adım böyle ilerliyor. Esad döneminin eksiklerini, yanlışlarını, hatalarını gerekçe göstererek orada şimdi işte adına Colani dedikleri bir kişinin önderliğinde yeni bir rejim inşa etmeye çalışıyorlar. Ama bu, bunların düşüncelerinin, kimliklerinin, davranışlarının değiştiği anlamına falan gelmiyor. Bunların öyle tek başına Suriye’nin geleceğini planlama, Suriye’nin geleceğini sağlıklı bir şekilde inşa etme güçleri, imkanları, olanakları veya toplumsal karşılıkları yok. Dolayısıyla bu uluslararası koalisyonun aslında oraya yerleştirdiği bir kukla rejimden söz ediyoruz.
Daha acı olanı, bunların desteklediği, Suriye ile hiç ilgisi olmayan, dünyanın dört bir yanında toplanmış birtakım cihadist çetelerin, birtakım gerçekten söylüyorum suç örgütlerinin bugün ‘Suriye Ordusu’ adı altında pazarlandığı bir şeyle karşı karşıyayız. Ben geçtiğimiz hafta basın toplantımda da ifade etmiştim; o Suriye ordusu denilenler, 11 yaşındaki çocuğa kimliğini sorup Alevi olduğunu öğrenince onu öldüren insanlar. Şimdi böyle bir ulusal devlet ordusu olmaz. Bunun yasaları, anayasaları, uluslararası hukuku bırakıyorum; vicdani olarak kabul edilebilecek bir tarafı yok. Maalesef öyle bir atmosfer yaratılıyor ki; sınırımızda kafa kesen, yıllardır oralarda her tür katliamın altına imza atan birtakım cihatçıların varlığı, Türkiye’de neredeyse alkışlanacak bir durum haline gelmiş durumda, sadece bunlarla Türkiye devletini şu anda yöneten iktidarın yaptığı iş birliği nedeniyle.
‘BU ÜLKEDE YAŞAYAN MİLYONLARCA KÜRT’ÜN YA DA ALEVİ’NİN AKRABALARI ŞU ANDA ORADA HEDEF HALİNE GELMİŞ DURUMDA’
Ama bakın çok açık bir şey ifade ediyorum: Bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt’ün ya da bu ülkede yaşayan milyonlarca Alevi’nin akrabaları şu anda orada hedef haline gelmiş durumda. Orada hayatını kaybeden insanlar tanımadığımız, bilmediğimiz insanlar değil; bizim komşularımızın eşi, dostu, akrabası ve yakını. Dolayısıyla dünyanın neresinde bir insan hakları ihlali olsa buna tepki göstermek gerekir, buna karşı durmak gerekir ama bir taraftan da hani yara da bizim yaramız. Ateş bizim içimize düşüyor; başka bir yerde yaşanan bir mesele değil. Üstüne üstlük büyük bir deprem felaketi yaşamış, zaten yaralarını sarmakla uğraşan bir halkın yaşadığı tedirginliği düşünün. Ben buraya geldiğimde her seferinde aynı duyguyu hissediyorum. Kuşkusuz buralarda hiçbir şey yapılmamış demiyorum ama hayat normale dönmüş durumda değil. Aradan 3 yıl geçmiş, hala konteynerlarda yaşayan insanlar var. Sesim kime ulaşıyorsa onlardan rica ediyorum, bir düşünün: Bin günün üzerinde bir süredir çoluğunuzla çocuğunuzla, ailenizle küçücük bir konteynerda; yazın sıcaktan, kışın soğuktan yaşanamayacak alanlarda hayatınızı idame ettirmeye çalışıyorsunuz. Bu arada iş bulamıyorsunuz, herhangi bir gelir elde edemiyorsunuz. Bir taraftan ‘Çocuğu nasıl okula göndereceğiz? Yarın yiyecek ekmeğimiz olacak mı?’ gibi dertleriniz varken; bir taraftan da sınırın birkaç yüz kilometre ötesinden cihatçı güçlerin insanları sadece Alevi oldukları için, sadece Kürt oldukları için katlettikleri haberleri geliyor. Bunlar öyle televizyondan duyduğunuz haberler değil; doğrudan oradaki tanıdıklarınızın, akrabalarınızın, belki 5-6 sene önce karşılıklı gidip geldiğiniz insanların size aktardığı şeyler ya da onların hayatını kaybettiği haberi. Bu çok kolay bir ruh hali değil.
‘BARIŞI VE DEMOKRASİYİ TEMEL ALAN BİR YENİDEN İNŞA SÜRECİNİN TARAFINDA DURMAMIZ LAZIM’
O yüzden söylüyorum: Orada bugün hedef haline gelen katliam girişimlerini ‘onların meselesi’ diye görmememiz lazım. Eğer bu yeni dönem İsrail’in, ABD’nin ve maalesef Tayyip Erdoğan’ın istediği gibi şekillenirse, bu tüm Türkiye ve tüm dünya açısından tehlikeli bir döneme işaret ediyor. O yüzden bizim bunun karşısında barışın, demokrasinin ve oradaki tüm halkların özgürlüklerini temel alan bir yeniden inşa sürecinin tarafında durmamız lazım. Bundan 10-15 sene önce de aynı şeyleri tartışıyorduk ve Suriye’nin alev almasının bütün dünyayı etkileyeceğini söylüyorduk. Şimdi düşünsenize; Suriye savaşı devam ederken Filistin’de katliamlar gördük, İran bombalandı, Rusya-Ukrayna Savaşı yaşandı. Ukrayna-Rusya Savaşı’nın bir tarafında Rusya’nın Ortadoğu’daki ağırlığını kırmaya dönük uluslararası bir hamle de vardı. Dolayısıyla bugünkü dünyada emperyalistlerin ve kapitalistlerin inisiyatif aldığı her tablo, dünyanın her yerindeki emekçilerin hayatını çok olumsuz etkiliyor.
Burada bir tarafında Siyonist İsrail rejimi, bir tarafında cihadist fetih anlayışı, bir tarafında ise Tayyip Erdoğan’ın ‘Emevi Camii’nde namaz kılmak’ diye ifade ettiği fetihçi politikaları var. Kilometrelerce öteden ABD’nin yönlendirdiği, burayı kimin yöneteceğine karar verildiği bir irade var. İsrail toprak genişletiyor şu anda; 1967’den beri Golan Tepeleri’ndeki işgali devam ederken şimdi yeni bir süreç var. Maalesef İsrail karşıtı olan pek çok insan Suriye’nin parçalanmasına giden bu tabloyu destekliyor; bunu akıl almaz buluyorum. ABD’nin Türkiye’yi böleceğini düşünen insanlar, ABD desteği olan Colani rejimini destekliyor. Bu hepimiz açısından önemli bir ideolojik yenilgi alanıdır ve bunu değiştirmemiz lazım.
‘HEDEF SURİYE VEYA VENEZUELA GİBİ GÖRÜNSE DE ASLINDA HEDEF EMEKÇİ HALKLAR’
Bütün bunların bağlanacağı noktalardan biri de Temmuz ayında Türkiye’de yapılacak olan NATO zirvesi. Düşünün; Trump diye bir adam Venezuela’da haydutluk yapıyor, Suriye’de ‘dostumdur’ dediği kişiyi koltuğa yerleştiriyor, Netanyahu’ya her durumda destek veriyor ve bu kişi Türkiye’ye gelip dünya siyasetini tartışacak. Çok net bir talebi var, ‘Bütün NATO üyesi ülkeler katkıyı yüzde 5’e çıkartmalı’. Biz geçen ay bütçe tartışmalarında ‘Bütçenin sadece yüzde 1,5’i ile bütün devlet okullarında hiçbir çocuk aç ve susuz kalmasın’ derken iktidar ‘İmkanımız yok’ diyordu. Emekli maaşı tartışılırken ‘Makroekonomik dengeler izin vermiyor’ diyenler, NATO’ya yapılacak katkının artırılmasını tartışacaklar. Bunlar bilgisayar oyunu değil; doğrudan yiyeceğimiz ekmeği, alacağımız maaşı ve çocuklarımızın geleceğini etkileyen süreçler. Hedef Suriye veya Venezuela gibi görünse de aslında hedef biziz; gücü, silahı olmayan emekçi halklarız. Hatay’da on binlerce insan hala konteynerda; yol yok, elektrik yok çünkü ‘kaynak yok’ diyorlar. Ama para yok değil, paranın nereye kullanılacağına dair bir karar var: İktidar, koltuğunu korumak için ABD desteğine muhtaç olduğunu düşünüyor ve onların çıkarlarına uygun pozisyon alıyor. Bence Trump’la Tayyip Erdoğan bu konuda anlaşmış durumdalar. Eskiden antidemokratik uygulamalara karşı Batı’dan ses çıkardı, şimdi ses çıkmıyor. ‘Neyse parası verelim, siz de bizim iktidarımıza ses çıkartmayın’ anlayışı hakim ve bunu ‘yerlilik-millilik’ diye pazarlıyorlar.
CAN ATALAY’IN HAZIRLADIĞI HATAY DEPREM RAPORU’NDAN BAHSETTİ
Sevgili Can Atalay’ın hazırladığı bir Hatay Deprem Raporumuz var. Anayasasızlığı bir kez de Hatay’dan ifade edeyim. Yani Can Atalay seçilmiş bir Hatay milletvekili; Hatay’ın bu kadar yarası varken, deprem yarası varken, işte Suriye savaşının etkilerini yaşarken iktidarın Hatay’a dönük yaklaşımının da bir göstergesi olduğunu düşünüyorum bunun. Yani o anayasasızlaştırmanın yanına, o hukuk tanımazlığın yanına, iktidar Can Atalay’ın görevini yerine getirmesini engellemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Ama buna rağmen, imkansızlıklara rağmen bence çok önemli bir çalışma yaptı. Yani kuşkusuz dışarıda olsaydı çok daha fazlasını yapacaktı ama susmamanın, teslim olmamanın, her durumda görevini yerine getirmek için sorumluluk almanın bir örneği olarak çok emek yoğun bir faaliyetle önemli bir rapor hazırladı. Yarın itibariyle kamuoyuyla ayrıntılı biçimde paylaşacağız. Yani bütün imkansızlıklar içerisinde mücadelenin devam edebildiğini gösteren bir örnek olduğu için de bence ayrıca bir saygıyı hak ediyor.”



