Erkan Baş: 4 Nisan’da, NATO’nun kuruluş yıl dönümünde alanlardayız!
Baş, haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Meclis’te düzenlediği haftalık basın toplantısında, İstanbul’da NATO’ya bağlı Deniz Unsur Komutanlığı kurulması planlarına ilişkin konuşarak “Bu Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması demektir. Bu ülkenin egemenliğini kimsenin masasına meze etmeyiz. NATO’nun kuruluş yıl dönümünde, 4 Nisan’da alanlarda olacağız” ifadelerini kullandı.
TİP Genel Başkanı Erkan Baş, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde haftalık basın toplantısını düzenledi. Baş, belediyelere yönelik operasyonlardan İBB Davası’na, Mersin’deki liman işçilerinin sendikal haklarına yönelik saldırılardan Esra Işık, Mehmet Türkmen ve İsmail Arı’nın tutuklanmasına, İstanbul’da NATO’ya bağlı Deniz Unsur Komutanlığı kurulması kararından 4 Nisan’daki eylem planlarına ve 1 Mayıs’a dek, gündemdeki birçok konu hakkında açıklamalarda bulundu.
Sözlerine 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık gününü hatırlatarak başlayan Baş, “Tahmin ediyorum bugün herkes konuşacak, herkes mesajlar verecek, hatta herkes en güzel cümlelerini kuracak. Ama ‘Yarın ne olacak?’ diye sormak lazım. Yarın büyük ihtimalle kimse yok, ertesi gün yine kimse yok, sonraki gün yine kimse yok” şeklinde konuştu.
OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ: ‘DEVLETİN YAPMASI GEREKENLERİ ANNELER YAPMAYA ÇALIŞIYOR’
Erkan Baş, daha sonra şunları kaydetti:
“Bu ülkede otizmli yurttaşlar bir gün hatırlanıyor, 364 gün yalnız bırakılıyor. Yalnız bırakılıyor, görmezden geliniyor, yok sayılıyor ve en önemlisi de en ağır yükü annelerin omuzlarına bırakıp kaçıyorlar. Bu ülkede devletin yapması gerekenleri anneler yapmaya çalışıyor. Anneler de yalnız bırakılıyor. Ortada sadece bir eksiklik yok, ortada bozuk bir düzen var. O yüzden Dünya Otizm Farkındalık Günü’nü vurgulamak istedim. Sormak da istedim, neyin farkındasınız? Bu yalnızlığın mı farkındasınız? Bu yoğunluğun mu farkındasınız? Bu adaletsizliğin mi farkındasınız? Bu güzel konuşmaları yapan devlet yetkililerine sesleniyorum. O yüzden meselemiz kuşkusuz farkına varmaktır ama farkındalık bir günlük gelip geçici bir şey olarak değil, bir yaşam biçimi olarak görülmelidir. Devlet her yurttaşa karşı sorumluluğunun gereğini yerine getirmelidir. Yurttaş olmaktan kaynaklı haklarını, herkesin haklarını yerine getirmek o sorumluluğun bir parçasıdır. Bunları vurgulayarak bir sorumluluk çağrısı olarak Otizm Farkındalık Günü’nü anmak istedim.
‘MİLLİ TAKIMIN BİR BAŞARISINI BİLE HEP BİRLİKTE KUTLAYAMAYAN BİR ÜLKE HALİNE GELDİK’
Değerli yurttaşlar, birkaç gün oldu bir maç izledik. Açık söyleyeyim uzun zaman sonra sevindik. Ben önce bu başarıda, yani Türkiye Futbol Milli Takımı’nın Dünya Kupası’na katılma hakkı kazanmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Yani teknik adamından futbolcusuna, taraftarından yöneticisine kadar herkese teşekkür ediyorum. Çok uzun bir zaman oldu, AKP iktidara geldiğinde dünya üçüncüsüydük. O gün bugündür dünya kupalarına katılamıyorduk. 24 yıl sonra Dünya Kupası’na katılma hakkı kazandık. Ama bir şey dikkatimi çekti, onu burada paylaşmam lazım. Yani büyük bir sevinç, herkesin, her siyasi görüşten, her düşünceden insanın büyük bir sevinç içerisinde kendisini sokaklara bıraktığı, bu mutluluğa ortak olduğu bir tabloyu yaşayamamış olmamıza dikkat çekmek istiyorum. Bakın en basit, en doğal, en insani mutluluğu bile paylaşamaz hale geldiğimiz bir ülke gerçeğine gözlerimizi kapatmamalıyız. Hatırlayın, bundan önceki yıllarda, hatta Türkiye’de diyelim ki futbolsa söz konusu olan, birbirinin ezeli rakibi olan takımlar uluslararası başarılarda birbirleriyle mutlu olurlar. Şimdi milli takımın bir başarısını bile hep birlikte kutlayamayan bir ülke haline geldik. Bunun altını çizmek istiyorum. Bunun son derece önemli olduğunu, bize bir uyarı olduğunu hep beraber görmemiz lazım. Sonra sormak lazım: Yani biz niye 24 yıl bekledik? Bu ülkenin gençleri yok muydu? Bu ülkede yetenekli gençler ortadan mı kalktı? Hayır. Ama her alanda olduğu gibi burada da torpil, kayırma, adaletsizlik… Hani her yerde soruyoruz ya, hak eden mi kazanıyor yoksa tanıdığı, yandaşı, dayısı olan mı kazanıyor? Futbolda benzer bir şekilde ele alınıyor ve şunu söylemem lazım; bu yaklaşımda hiçbir başarı kalıcı olamaz.
‘SANDIKTA YENEMEDİĞİNİ SAVCIYLA, HAKİMLE YENMEYE ÇALIŞMAK DEMOKRASİ DEĞİL ZORBALIKTIR’
Tekrar o gecenin sabahına döneceğim. Ne beklersiniz? Ülkede herkesin mutlu olmasını beklersiniz ama öyle bir sabaha uyandık ki hemen bir gün sonra, operasyon, gözaltı haberleri, baskın haberleri gelmeye başladı. Malumunuz Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı başta olmak üzere Bursa Belediyesi çalışanlarına dönük bir gözaltı operasyonu oldu. Şimdi burada Bursa’nın sadece bir şehir olarak anılmasına ya da belediye başkanlığının sadece bir makam, sadece bir bina olarak görülmesine itiraz ederek söze girmek istiyorum. Ortada milyonlarca insanın iradesi var. Bakın milyonlarca insanın iradesi ve bu iradeye dönük bir saldırıyla karşı karşıyayız. Ben buradan açık, net, tereddütsüz bir şey söylemek istiyorum: Sandıkta yenemediğini savcıyla, hakimle, polis zoruyla yenmeye çalışan bu anlayış açık bir zorbalıktır. Tekrar ediyorum; sandıkta yenemediğini savcıyla, hakimle, askerle, polisle yenmeye çalışan anlayış demokrasi falan değildir, açık bir zorbalıktır. Bu öyle hukuk meselesi, yargı meselesi falan değil; düpedüz cezalandırma. Ya galiba şöyle yapıyorlar: Yani o tam işte 2 yıl doldu, yerel seçimlerden sonra bir Türkiye haritası oluştu ya bütün seçim sonuçlarını veriyor. İşte bazı yerler sarı, kırmızı, mavi; harita var, seçim sonuçları haritası. Herhalde Tayyip Erdoğan bu haritayı açmış karşısına, o haritada sarı olmayan yerleri tek tek işaretliyor. Onu da bir takvime bağlıyor. Bakıyor kim AKP’ye oy vermemiş? Sen mi vermedin? Hemen seni cezalandırıyor. Basıyor düğmeye, veriyor talimatı, patır patır operasyonlar başlıyor. Yahu arkadaş bu vatandaş AKP’ye oy vermek zorunda mı? Mecbur muyuz ya? Ya bu ülkenin bir yurttaşı olarak hak ettiklerimizi layığıyla almak için istediğimiz tercihte bulunamaz mıyız?
‘SON GÜNLERDE TUTUKLANAN İSİMLERE BAKIN: ESRA IŞIK, MEHMET TÜRKMEN, İSMAİL ARI’
Sayısız belediye başkanı gözaltına alınır, tutuklanır, yerine kayyum atanır mı memlekette ya? Ya cezaevinde milletvekili var, büyükşehir belediye başkanı var, belediye meclis üyeleri var, eski cumhurbaşkanı adayı var, önümüzdeki seçimin cumhurbaşkanı adayı var, belediye çalışanları var, siyasi parti genel başkanları, eş başkanları var. Ya nereye kadar götürecekler? Bunu asla normalleştirmeyeceğiz. Şimdi anladığım kadarıyla arka arkaya bunları gerçekleştirerek bir öncekileri unutturup normalleştirmeye çalışıyorlar. Şunun altını çizmek lazım: Bakın tek hedefte olan da seçilmişler değil. Şimdi gerçekten kişisel olarak da kendisiyle tanışmış olmam ayrı bir şey, annesinin mücadeleci kimliği ayrı bir şey ama ya arkadaşlar memlekette doğasına, toprağına, ormanına sahip çıkan insan tutuklanır mı ya? Esra Işık adında gencecik bir kardeşimiz. Suçu ne? Toprağına, yaşadığı toprağa sahip çıkmış, ormanına sahip çıkmış; yaşadığı yerdeki havanın temiz olması için mücadele etmeye devam etmiş, vatanını satmamış, toprağını satmamış. Ne yaptılar? Tutukladılar. Ya şöyle bir düşünün, bütün yurttaşlarımıza çağrı yapıyorum, şöyle bir düşünün: Son günlerde tutuklanan isimlere bakın. İşte toprağına, ormanına, ülkesine, havasına, suyuna sahip çıkan Esra Işık tutuklanıyor. İşçinin hakkını arayan, patron zulmü karşısında işçileri örgütleyen, işçilerle beraber direnen sendikacı Mehmet Türkmen tutuklanıyor. Gerçeği, yalnızca gerçeği yazdığı için gazeteci İsmail Arı tutuklanıyor. Böyle ülke olur mu ya? Böyle adalet olur mu? Hırsızlık yapanlar dışarıda geziyor, yolsuzluk yapanlar dışarıda geziyor, memleketi sömürenler dışarıda geziyor, her tür uyuşturucu, her tür fuhuş, her tür kumar, gençleri bataklığa sürükleyen her tür eylemin failleri, çeteler, mafya bunlar dışarıda geziyor. Şu tutuklanan insanlara bakın. Suçu ne? Ağaca, ormana, doğaya sahip çıkmış. Suçu ne? İşçiye, işçinin hakkına, alın terine sahip çıkmış. Suçu ne? Mesleğini yapmış, gerçeği yazmış.
‘MELİH GÖKÇEK’İN YARGILANMADIĞI BİR ÜLKEDE HİÇ KİMSEYİ YARGILAYAMAZSINIZ’
Çok açık bir şey söyleyeceğim, buradan doğrudan iktidara sesleniyorum: Siz Melih Gökçek’i görevden almadınız mı? Melih Gökçek’in yargılanmadığı bir ülkede hiç kimseyi yargılayamazsınız. Ya daha ne olacak ya? Partinizin kurucusu, eski Meclis Başkanı ‘Ankara’yı parsel parsel sattı bu adam’ diyor. Yedi sülalesi zenginleşmiş. O elini kolunu sallayarak gezecek, afrasını tafrasını yapacak; sonra birtakım belediye başkanları yolsuzluk yapmış, hırsızlık yapmış diye birtakım iftiralarla bunları yargılayacaksınız. Akıl mantık alıyor mu? Bakın soruyorum: Ya Mansur Yavaş ‘Yüzün üzerinde suç duyurusu yaptım’ diyor Melih Gökçek hakkında. Ondan sonra göreve gelen belediye başkanı diyor ki ‘Ben bu Melih Gökçek hakkında yüzün üstünde suç duyurusunda bulundum’. Bir tane işlem yapmıyorsunuz. Gerçekten bakın bu sadece siyasi davalarda falan değil, herhangi bir cezaevine gidin, herhangi bir adli mahkumla konuşun bu cümleyi duyacaksınız: Melih Gökçek’in yargılanmadığı ülkede kimi yargılıyorsun?
Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara lekeyle yazılmış bir an yaşadık biz şu Meclis çatısı altında. Bir tane bakan, Ticaret Bakanı kendi bakanlığını dolandırdı ya! Kendi bakanlığını dolandıran bakanı görevden aldınız, çaldığı paralarla evine yolladınız siz. Bunu herkes bilmiyor mu Türkiye’de ya? Ya hangi hırsızlığın yolsuzluğun hesabını soruyorsunuz? Ya siz Yusuf Tekin’i Milli Eğitim Bakanı yaptınız be! Orada MESEM’de çocuklar üç kuruş para için canlarını kaybederken ‘Başınız sağ olsun’ demekten imtina eden Yusuf Tekin’i Milli Eğitim Bakanı yaptı. Ya ne diyeyim ben size? Siz Akın Gürlek’i Adalet Bakanı yaptınız. Daha anlatacak bir şey yok ki zaten. Sizin bu anlayışın olduğu yerde hangi adaletten, hangi hukuktan bahsediyoruz?
‘BU MECLİS, SEÇİLMİŞ MİLLETVEKİLİNİ CEZAEVİNDE BIRAKAN BİR MECLİS OLARAK TARİHE YAZILACAK’
Öyle çarpık bir tabloyla karşı karşıyayız ki bir tarafta böyle hukuksuzluklar sürüyor, öbür tarafta hepimizi bağlayan bir anayasa var. Defalarca ifade ettim: Tayyip Erdoğan 12 Eylül’den sonra ‘evet’ oyu kullandığında biz ‘hayır’ oyu kullandık bu anayasaya. O gün bugündür biz bu anayasayı değiştirmek için uğraştık. O, iktidara gelene kadar YÖK’e karşıydı, parti programına falan yazmıştı; iktidara gelince onu kullanmak, o YÖK’ü kendi baskı aygıtına çevirmek gibi her zamanki takiyeleriyle bugüne kadar geldi. Ama biz bu anayasaya uyuyoruz. İlk günden bugüne karşı olduğumuz, bu ülkenin daha iyisine layık olduğuna inandığımız bir anayasa var ortada ama biz bu anayasaya uyuyoruz. E kardeşim bu anayasa ne diyor ya? Milletvekili dokunulmazlığı diye bir hükmü var orada. Milletvekili eğer yargılanıyorsa, yargılama aşamasındaysa dosyası rafa kalkar, milletvekilliği görevi bitince yargılamaya devam edilir. Bunu okuma yazma bilen herkes okuyabiliyor anayasada. ‘Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır’ diyor anayasada. Şimdi yetmiyor, burada, Meclis’te diyelim ki çok güçlü bir iradeyle ‘Anayasa Mahkemesi kararları uygulansın’ diye yeniden tavsiye kararı veriyorlar hiç gereği yokken. Büyük bir çözüm sürecinden bahsediyoruz. Ya mevcut yasaları, anayasaları uygulamıyorsunuz.
Tekrar ediyorum bakın, tekrar ediyorum: Buradan Numan Kurtulmuş’a çağrı yapıyorum. Herkes kendi kaderini biraz da kendi çizer. Numan Kurtulmuş tarihe nasıl geçeceksin kardeşim? Yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 28. döneminde görev yapan bütün milletvekillerine, onları temsil eden Numan Kurtulmuş’a soruyorum: Bu Meclis seçilmiş bir milletvekilini cezaevinde bırakan bir Meclis olarak bu tarihe yazılacak? Numan Kurtulmuş, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayı bile beceremeyen bir Meclis Başkanı olarak bu tarihe geçeceksin. Bu Can Atalay bu Meclis’e Hatay halkı tarafından vekil olarak gönderildiği andan itibaren ben ne kadar sorumluysam sen de o kadar sorumlusun. Buradan bütün siyasi partilere bir kez daha bu çağrıyı yapıyorum: Bu hukuksuzluklara alışmama, bu hukuksuzlukları kabul etmeme konusunda biz ısrarcı olacağız. Bütün belediye başkanları için aynı şeyi söylüyorum, milletvekilleri için, siyasi tutsakların hepsi için aynı şeyi söylüyorum. Hiç lafı dolandırmanın, eğip bükmenin anlamı yok. Yani ‘yok kimse yargılanmaktan muaf değilmiş’ falan… Tabii ki değil. Siz de değilsiniz, ey iktidar size söylüyorum! Siz de yargılanacaksınız. Biz de gerekiyorsa yargılanacağız. Bağımsız, adil, tarafsız mahkemelerde herkes yargılanacak. Ama yargılamanın da usulleri var.
Ya utanmıyor musunuz ya? İşte daha dünkü duruşmada, İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında dünkü duruşmada bir itirafçı itirafçılıktan vazgeçti. Onu itirafçılığa sürükleyen kişiyi bakan yaptınız ya! Gerçekten herkese, bütün yurttaşlara sesim nereye ulaşıyorsa soruyorum: Esra Işık, Mehmet Türkmen, İsmail Arı onurlu, namuslu, başı dik insanlar oldukları için; gazetecilik yaptıkları için, sendikacılık yaptıkları için, doğaya sahip çıktıkları için tutuklanıyorlar. Öbür tarafta savcı makamında otururken şirketten maaş alan, bütün maaşını toplasa o kadar mülk sahibi olamayacak bir servete ulaşan insanlar yargılanmıyor, sorgulanmıyor. Hırsızlık yapanlar, yolsuzluk yapanlar ortalıkta geziyor eğer iktidarın etrafındalarsa. Ama bu memleketin tertemiz, pırlanta gibi onurlu insanları cezaevine atılıyor ve biz ‘Normaldir, olur böyle şeyler’ deyip geçeceğiz öyle mi? Tam da buna itiraz ediyoruz arkadaşlar.
‘BU ÜLKENİN EGEMENLİĞİNİ KİMSENİN MASASINA MEZE ETMEYİZ’
Şimdi bakın hukuk dedim ya, bak hukuksuzluklar devam edince ne oluyor? Mesela o hukuksuzluklardan bir tanesi İstanbul Sözleşmesi’nden bir kişinin bir imzasıyla çıkılması değil mi? Bu hukuksuzluk. Ya uluslararası sözleşmelerin nasıl onaylanacağı açık. Şimdi geçen gün bir haber, çok kritik: İstanbul’da NATO’ya bağlı bir deniz unsur komutanlığı kurulmak isteniyormuş. Bu ne demek biliyor musunuz arkadaşlar? Herkesin dikkatini çekiyorum: Bu Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması demektir. Montrö ne demek? Bu ülkenin egemenliği demek, bu ülkenin bağımsızlığı demek. Mesela Montrö demek Karadeniz’in bir savaş alanına dönüşmemesi demek. Ama şimdi bunu aşındırarak ilerlemek istiyorlar. Ben boğazların pazarlık konusu olmadığının altını bir kez daha çiziyorum. Boğazlar pazarlık konusu değildir. Bu memleketin egemenliği hiç kimsenin masasında bir meze olamaz. Tekrar ediyorum; bu ülkenin egemenliğini kimsenin masasına meze etmeyiz. Öyle teknik bir mesele falan tartışmıyoruz, egemenlik tartışıyoruz. Nedir bu NATO aşkı? Nedir bu Trump aşkı? Nedir bu Netanyahu aşkı? Yani işlerine geldi mi yerlilik millilik, sabahtan akşama kadar vatan-millet edebiyatı yapıyorlar. Bir tanesi ağzını açıp NATO’ya bir laf etti mi? Bakın soruyorum, herkese, bütün yurttaşlara çağrı yapıyorum: Bakın karşınızda konuşan kişiye sorun ya, NATO konusundaki fikrin ne arkadaşım? NATO konusundaki fikriniz ne? İncirlik Üssü konusundaki fikriniz ne? Kürecik Radar Üssü konusundaki fikriniz ne? Bugün boğaza bir NATO deniz üssü oluşturma konusundaki fikriniz ne? Bunu söylemeye cesaret edemezler.
‘4 NİSAN’DA, NATO’NUN KURULUŞ YIL DÖNÜMÜNDE ALANLARDAYIZ’
O zaman yaptıklarına bakacağız. Ne yapıyorlar? Şimdi NATO geçen gün resmi açıklama yapmış ‘Geliyoruz’ diye, Ankara sevdasını ifade ediyor. Arkadaşlar akıl var izan var. Bakın Türkiye; Suriye’nin komşusu, İran’ın komşusu, Rusya’nın komşusu. Böyle bir coğrafya. Bütün dünyanın şu anda ‘ateş hattı’ diye baktığı bir coğrafyanın ortasına NATO toplantısı koyuyorlar ve Gazze’de çocukları öldürenleri alkışlayanlar, onları destekleyenler, onları finanse edenler gelecekler Ankara’da sözde dünya barışını sağlamak adına nerede, nasıl yeni işgaller yapacaklarını, nerede, nasıl yeni bombalar patlatacaklarını, nereleri uçakla vuracaklarını, nerelere füze atacaklarını oturacakları Ankara’da planlayacaklar. Ve bizim yerli milli iktidarımız bunları kırmızı halılarla karşılayacak. Ben bu ülkenin bütün yurttaşları için şunu söyleyebilirim: Biz misafirperver bir toplumuz, bu ülkede insanlar misafirperverdir ama bu ülkede insanlar komşularını bombalayanların, komşularını çocuk demeden katledenlerin gelip yeni katliam planları yapmasına da seyirci kalmaz, kalamaz.
O yüzden buradan bir kez daha hatırlatıyorum: 4 Nisan bu NATO’nun kuruluş yıl dönümü. 4 Nisan’da büyük bir mücadele var. Temmuz ayında gerçekleşecek NATO zirvesine kadar sürdüreceğimiz büyük bir mücadele. 4 Nisan’da alanlarda olacağız. Çeşitli illerde; İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Adana’da, Malatya’da gücümüzün yettiği NATO üssünün olduğu, Amerikan üssünün olduğu her yerde biz bu katillerin karşısına çıkacağız ve gözlerinin içine baka baka sözümüzü söyleyeceğiz. Bunlar gibi ikili oynamıyoruz; başka burada başka orada yok. Neye inanıyorsak, doğru neyse onu gidip muhatabının yüzüne söylemekten hiçbir güç bizi alıkoyamaz. 4 Nisan NATO’nun kuruluş dönümü ve biz tam da bu nedenle 4 Nisan’da temmuz ayındaki NATO zirvesine kadar giden sürecin ilk adımını atıyoruz. NATO’ya hayır demek için, Türkiye’nin bağımsızlığına sahip çıkmak için, tüm dünyada barışa sahip çıkmak için, kardeşliğe sahip çıkmak için NATO’ya karşı mücadeleyi yükseltme kararlılığındayız.
‘TİP, İSTANBUL’DAKİ 1 MAYIS KUTLAMALARININ TAKSİM’DE YAPILMASI KONUSUNDA KESİN KARARLIDIR’
Hemen ardından 1 Mayıs’ta dünyanın en büyük 1 Mayıs’ları Türkiye’de kutlanacak. Türkiye’nin dört bir yanında hem NATO’ya karşı hem bu savaşçı politikalara karşı hem de bu ülkenin kaynaklarını yerli ve yabancı para babalarına peşkeş çekip bu halkı açlığa, sefalete, yoksulluğa mahkum edenlere karşı; işimiz için, ekmeğimiz için, bağımsızlık için, özgürlük için, demokrasi için işçi sınıfı alanlarda olacak. Buradan bir kez daha vurgulamak istiyorum: Türkiye İşçi Partisi İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamalarının Taksim’de yapılması konusunda kesin kararlıdır. Bu Türkiye İşçi Partisi adına bir inatlaşma, bizim kendi kararımız değil. Biz buradan çağrı yapıyoruz tüm sendikalara, tüm muhalefet güçlerine, emek örgütlerine, bu mücadelenin bir parçası olan tüm yurttaşlarımızla birlikte bu 1 Mayıs’ta iktidarın bu meydan okumalarına karşı… İktidarın bu katillerle ülkemizin göbeğinde toplantı yaparken; anayasanın, Anayasa Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına rağmen işçilere ‘Yok kardeşim sen, ben izin vermiyorum burada kutlayamazsın’ dayatmasını reddetmemiz lazım. Bakın tekrar ediyorum; 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması anayasal bir haktır. Anayasa Mahkemesi’nin bu doğrultuda verilmiş kararları vardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu doğrultuda verilmiş kararları vardır. Ya şimdi bir tarafta anayasa, Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları; bir tarafta paşa keyfi. İşte bu keyfiyete karşı, bu ülkenin anayasasızlaştırılmasına, yasaların anayasanın ayaklar altına alınmasına karşı işçi sınıfının sesini yükseltmek zorundayız. Bunu kabul etmediğimizi, bu hukuksuzlukların normalleşemeyeceğini 1 Mayıs’ta hep beraber söylemek zorundayız.
‘BU İKTİDAR ÇOK ŞEYİ BAŞARDI AMA BİR ŞEYİ BAŞARAMADI: HAKLI İNSANIN BOYNUNU EĞEMEDİ’
Şunu gösterelim, ‘Tamam kardeşim, sen bizi açlığa sefalete mahkum ediyorsun. Eşi dostu, yandaşı akrabayı zengin ediyorsun. Trump’la, Netanyahu’yla dost olmuşsun, gemini yürütüyorsun. Askerinle, polisinle, hakimlerinle, savcılarınla —yani aslında sana ait olmayan, bu ülkenin yurttaşlarının sana emanet verdiği devlet imkanlarını kullanarak— muhalefeti ezmek istiyorsun. Hapse atıyorsun, yargılıyorsun ama teslim alamıyorsun’. Bunu göstermemiz lazım. Bu iktidar, hakkını yemeyeceğim, çok şeyi başardı ama bir şeyi başaramadı: Haklı insanın boynunu eğemedi. Bu ülkenin onurlu insanlarının; emekçilerinin, gençlerinin, kadınlarının direncini kıramadı. Bu halkı teslim alamadı. Umudun da burada olduğunu düşünüyorum. Ya bu ülkede hala direnen insanlar var. Hala emeğine sahip çıkan, ülkesine sahip çıkan yurttaşlık bilinciyle hareket eden milyonlarca insan var. Bu insanların birlikteliği bu ülkenin umududur ve ben inanıyorum ki bu ülke bu iradeyle bu karanlığı da mutlaka aşacak. Biz bu karanlığa teslim olmayacağız ve eninde sonunda, eninde sonunda haklı olanlar aynı zamanda güçlü olduklarını görecekler ve bu iktidara hep birlikte son vereceğiz.
MERSİN’DEKİ LİMAN İŞÇİLERİNİ SELAMLADI
Sözlerimi bitireceğim ama ülkenin dört bir yanında küçük küçük hak mücadeleleri atölyelerde, fabrikalarda, madenlerde, her yerde insanlar bu haksızlık karşısında yan yana geliyorlar. Omuz omuza geliyorlar ve oralarda da aslında bir hukuki mücadele sürdürüyorlar. Oralarda bir siyasi mücadele, oralarda bir fiili meşru mücadele sürdürüyorlar ve hukuk lehimize olduğunda uygulanmıyor. En basiti sendikalaşma hakkı. Bakın sendikalaşan işçiler haksızlığa uğradıklarında sendikalaşıyorlar ve hemen saldırıyla karşı karşıya kalıyorlar. Bu hafta bize Mersin Limanı’ndan işçi arkadaşlar ulaştı. Uluslararası Liman İşletmeciliği işçileri, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nda (TÜMTİS) örgütlenmiş arkadaşlarımız; toplu iş sözleşmesi görüşmeleri başladıktan sonra işten çıkartmalar… Yani akıl alır gibi değil. İşçi en basit hakkını, anayasal hakkını kullanıyor; ne zaman patronlar zora gelse ‘Zaten iktidar arkamda, ben bunları atarım. Zaten dışarıda milyonlarca işsiz var, onları daha ucuza çalıştırırım ve dolayısıyla bu yükten kurtulurum’ diye bakıyor. Bu hukuksuzlukla ülkenin tepesindeki hukuksuzluk arasındaki ilişkiyi görmemiz lazım. Ben buradan Mersin’deki liman işçisi arkadaşlarımı selamlıyorum, onlarla dayanışma içerisinde olduğumuzu ifade etmek istiyorum. 1 Mayıs’a kadar Türkiye’nin dört bir yanında işçilerin sesinin daha güçlü çıkması için, daha gür çıkması için ve nihayetinde hakkımız olanı almak için bu mücadeleyi büyütmeye devam edeceğiz.”



