Erkan Baş’tan Koç Holding’e ‘tebrik’ mesajı: ‘100 yılda sömürü çarkının en tepesine yerleştiler’
Baş, 100. yılını kutlayan Koç Holding’e bağlı Tüpraş ve Arçelik’te yaşananları anlattı.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Meclis’te düzenlediği haftalık basın toplantısında, geçtiğimiz günlerde 100. yıl kutlamalarıyla gündeme gelen Koç Holding’e bağlı Tüpraş’ın aşırı karını ve Arçelik’te işçileri mağdur eden hak gaspını dile getirdi, “100 yılda bu sömürü çarkının en tepesine nasıl yerleştirdiklerini gösteren iki örnek verdim” ifadelerini kullandı.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde düzenlediği haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Konuşmasının önemli bir bölümünü “mutlak butlan” tartışmalarına ve Koç Holding’e bağlı Tüpraş ve Arçelik’te yaşananlara ayıran Baş, Türkiye’nin birçok kentinde devam eden işçi direnişlerini de selamladı.
“Mutlak butlan” kararının ardından yaşananları gündemine alan “Bu halkı sindirme çabaları ne yazık ki ilk değil ve çok muhtemeldir ki son da olmayacak” diyen Baş, “Eğer tartışmayı bir ‘baba ocağı’ tartışmasına çevirirsek, o zaman bu CHP içi bir konu gibi ele alınmaya başlanır. Bizim gördüğümüz, Saray Rejimi’nin bu meseleyi bir ‘parti içi mesele’ haline getirmeye çalıştığı” şeklinde konuştu.
Erkan Baş, partisinin düzenlediği halk buluşmalarının, ülkenin her yerinde iktidar ile asla uzlaşmayacak bir irade olduğunu bir kez daha görmesine vesile olduğunu kaydederek, “Bu ülkede siyasetin kalbi Söğütözü’nde değil de o maden işçilerinin direniş alanlarında, Kurtuluş Parkı’nda attığında memleketin kurtuluşu da gerçekleşecek demektir” ifadelerini kullandı.
100. yıl kutlamaları gerekçesiyle Koç Holding’in yanında sıraya giren siyasetçileri görüyor olmanın üzüntüsünü yaşadıklarını dile getiren Baş, “43 bin işçiye verilen asgari ücreti, Tüpraş bir ayda kazanıyor. Arçelik’te 2 bin deneyimli işçi işten çıkarılıyor, bunun yerine 5 bin 400’e yakın asgari ücretli işçi işe alınıyor. İşçilerin hukuk mücadelesi paranın gücüyle, sermayenin gücüyle bastırılıyor. Koç Holding budur işte. 100 yılda bu sömürü çarkının en tepesine nasıl yerleştirdiklerini gösteren en çarpıcı iki örneği verdim” dedi.
‘BU HALKI SİNDİRME ÇABALARI NE YAZIK Kİ İLK DEĞİL VE MUHTEMELDİR Kİ SON DA OLMAYACAK’
TİP Genel Başkanı Erkan Baş, haftalık basın toplantısında şunları kaydetti:
“Herhalde söylenecek ilk söz; karanlık günlerden geçtiğimiz, ağır ve çetin günlerden geçtiğimizdir. ‘Mutlak Butlan’ adı verilen bir garabet, ülkenin üzerine çöktü. Türkiye’de muhalefeti dizayn etmek ve toplumun geniş kesimlerini teslim almak, umutsuzluğa sürüklemek, insanların umudunu kırmak için yeni bir saldırıyla daha karşı karşıyayız. Gerçekten, belki mutlak butlanla yeni karşılaşıyoruz ama bu, saray merkezli saldırıların yeni olduğu anlamına gelmiyor. Bu halkı sindirme çabaları ne yazık ki ilk değil ve çok muhtemeldir ki son da olmayacak. Biz bunlara karşı topyekûn mücadele etme iradesi göstermedikçe sarayın yeni hamleleri, yeni saldırıları gündeme gelecektir. Ben partimizin bu kararlı tutumunun bir yansıması olarak, bu mutlak butlan kararının alındığı ilk gün yaptığımız bir açıklamayı bir kez daha hatırlatmak istiyorum: Bir, bu karara ve Saray Rejimi’nin karşı devrimci tüm saldırılarına direneceğiz, dedik. Bu kararın çıkmasına vesile olan, o koltuğa geçmeye niyetlenen herkesin de sarayla iş birliği içerisinde olduğunu vurguladık. İktidarın icazetiyle ana muhalefet koltuğuna oturacak herhangi bir kişiyi de tanımayacağımızı söyledik. O gün bugündür, bu değerlendirmelerimizden bir milim bile geri adım atmış durumda değiliz. Çünkü biz bu yaşananları bir Cumhuriyet Halk Partisi içi sorun, parti içi çekişme, parti içi mücadele konusu olarak görmüyoruz, böyle değerlendirmiyoruz. Bu nedenle yaklaşımımızda herhangi bir değişiklik yok, olmayacak.
‘EĞER TARTIŞMAYI BİR ‘BABA OCAĞI’ TARTIŞMASINA ÇEVİRİRSEK, O ZAMAN BU CHP İÇİ BİR KONU GİBİ ELE ALINMAYA BAŞLANIR’
Ancak galiba geldiğimiz noktada, ‘Dost acı söyler’ diyerek dostça bir uyarıyı yapma sorumluluğu da omuzlarımızda. Örneğin sıklıkla ifade edilen bir tabir var, ‘baba ocağı’ tabiri. Eğer tartışmayı bir baba ocağı tartışmasına çevirirsek, o zaman bu Cumhuriyet Halk Partisi içi bir konu gibi ele alınmaya başlanır; daha doğrusu tartışmanın o zemine çekilmesi için vesile edilir. Bizim gördüğümüz şey; Saray Rejimi’nin bu meseleyi bir parti içi mesele haline getirmeye çalıştığı; amacının, muradının bu olduğudur. Yetkisiz, görevsiz mahkemelerin üstelik hukuka aykırı kararlarıyla meydana gelmiş bu durumu bir kayıkçı kavgası gibi göstermeye çalıştıklarını, böyle görülmesi için çaba harcadıklarını görüyoruz. Dolayısıyla kendisini Saray Rejimi’nin karşısında konumlandıran herkes için bu oyuna itiraz etmenin mutlak bir görev, mutlak bir sorumluluk olduğunu söylüyoruz.
Günlerdir memleketi bir kısır kavganın içine hapsettiler. Saray Rejimi’nin görmek ve topluma göstermek istediği o ‘yüksek siyaset’, işte tam da böyle bir şey. Arada birileri çıkacak, birbirlerine laf söyleyecekler; karşılıklı hukuk hamleleri yapılacak; tüzükler, yönetmelikler tartışılacak; her akşam ekranlarda pek çok kadrolu yorumcu ‘Kim ne dedi, aslında ne demek istedi, bundan sonra hangi taraf hangi adımları atacak?’ bunları tartışacak. İstedikleri şey bu ve bunlar olurken, bunların gerçek failleri arka tarafta zevk-i sefa sürmeye, gemilerini yüzdürmeye devam edecekler. Bu arada biz daha da yoksullaşacağız, ay sonunu getiremeyeceğiz, çocuklarımız okulda bir öğün dahi yemek yiyemeyecekler. Beyefendiler de masanın başına oturup sabah akşam anketlere bakacaklar; yeni parti kurulursa ne olur… Günlerce, gecelerce bu tartışmaların arkasında bildiklerini yapmaya devam edecekler.
‘MEMLEKETİN HER KÖŞESİNDE BU SARAY REJİMİ İLE ASLA UZLAŞMAYACAK BİR İRADE VAR’
Ben buradan tüm halkımıza seslenmek istiyorum. Bir kere şunu herkesin bilmesi lazım: Biz dünden daha büyük bir inatla ve daha büyük bir umutla mücadele etmeye devam ediyoruz. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da memleketin geleceği için ne gerekiyorsa aynı sorumlulukla, aynı ciddiyetle tutum almaya, mücadele etmeye devam edeceğiz. Çok açık söylüyorum: Biz varız, buradayız. Memleketin geleceği için atılacak her tür adımı desteklemek için buradayız, varız. Memleketi karanlığa götürmek isteyen her tür hamlenin karşısında aynı kararlılıkta duracağız. Saray Rejimi ile hesaplaşmaya, Saray Rejimi’ne karşı bu memleketin geleceğini yeniden inşa etmeye varız. Bu kokuşmuşluğun içerisinde, bu iki yüzlü düzen siyasetinin içinde mücadele etmeye ama olduğumuz gibi durarak mücadele etmeye kesinlikle varız.
Değerli yurttaşlar, Saray Rejimi’nin hüküm sürdüğü her gün, ondan kurtulamadığımız her gün yoksullaşıyoruz. Her gün sefalet artıyor, her gün açlık artıyor. Her gün çocuklarımızı MESEM’lerde, evlatlarımızı madenlerde, kardeşlerimizi iş cinayetlerinde yitirmeye devam ediyoruz. Biz yaşamak için bu düzene karşı mücadeleye varız. O yüzden sarayın kuklalığına soyunanları da, bu iki yüzlü düzen siyaseti yüzünden kendine yamanmaya yer arayanları da halkımızın ve tarih önünde mahkum edeceğimizi herkes bilsin. Bu bozuk düzene karşı bir milim geri adım atmadan; uzlaşmayı, el sıkışmayı, helalleşmeyi, normalleşmeyi asla gündemine bile almadan mücadele etmeye devam etmek gerektiğini düşünüyoruz. O yüzden günlerdir halk buluşmalarında binlerce yurttaşımızla yan yana geldik, ‘Kurtuluş ellerimizdedir’ diyoruz. Bu düzenden kurtulmak için mücadeleyi büyütmenin yol ve yöntemlerini doğru yerde; halkın, emekçilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin özne olabileceği halk toplantılarında bulmaya çalışıyoruz. Görüyoruz ki aslında memleketin dört bir yanında, memleketin her köşesinde bu Saray Rejimi ile asla uzlaşmayacak bir irade var. Bu iradeyi güçlendirmek, bu iradeyi birleştirmek istiyoruz. O yüzden halkımıza söyleyeceğimiz şey, aslında zaten pek çok yurttaşımızın bildiğini görerek olduğumuz şeydir.
‘SİYASETİN KALBİ SÖĞÜTÖZÜ’NDE DEĞİL KURTULUŞ PARKI’NDA ATTIĞINDA MEMLEKETİN KURTULUŞU DA GERÇEKLEŞECEK DEMEKTİR’
Yurttaşlar bakıyor Türkiye İşçi Partisi’ne. TİP’in parası yok; TİP’in genel merkezi, il merkezleri, ilçe binaları, hepsi kira. Bırakın TRT’yi, Anadolu Ajansı’nı, yandaş basını; TİP uzunca bir süredir Halk TV’de bile ambargolu. Sesi yurttaşa ulaşsın istenmiyor, engellemek için olağanüstü bir çaba harcanıyor. Parti yönetimlerinin, genel merkezden il, ilçe yönetimlerine kadar, neredeyse tamamında sadece emeğiyle, alın teriyle geçinen insanlar var. TİP’in kaynakları da imkanları da kısıtlı ama ne olursa olsun, memlekette ne yaşanırsa yaşansın TİP mücadele eder, TİP uzlaşmaz, TİP kukla olmaz, TİP bu bozuk düzenle asla ama asla anlaşmaz! Bunu bir kez daha teyit ediyoruz. Yurttaşların bunu bildiğini görmekten mutlu oluyoruz ve işte tam da bu yüzden, bu akla karanın birbirinin içine geçtiği bu günlerde bizi kurtaracak olan yegane şeyin saflığından, berraklığından emin olduğumuz kendi mücadelemiz, halkın mücadelesi, emekçilerin mücadelesi olduğunu kayıtlara geçirmek istiyorum.
Eğer Söğütözü’nde ne oluyor diye bakarsak, bu memleketin geleceğine dair herhangi bir umut bulamayız. Kurtuluş Parkı’na bakmak zorundayız. Yani açık söyleyeyim, bu ülkede siyasetin kalbi Söğütözü’nde değil de o maden işçilerinin direniş alanlarında, Kurtuluş Parkı’nda attığında memleketin kurtuluşu da gerçekleşecek demektir. Hepiniz biliyorsunuz, Doruk Madencilik işçileri sendikalarının öncülüğünde direnişe başladılar, açlık grevine girdiler. Ondan sonra biz onların koluna girdik ve şurada, Ankara’nın göbeğinde hep birlikte bir onur ve haysiyet mücadelesi verdik. İktidar, iktidar yandaşı basın günlerce o çıplak vücutlu, sarı baretli madenci kardeşlerimizi görmezden geldiler. Görmezden gelinmesi için ellerinden gelen her şeyi yaptılar; kararttılar, polis ablukasına aldılar, eylemlerine izin vermediler, engellemeye çalıştılar. Ne oldu? Sonunda ne oldu? Haklı ve kararlı bir mücadele sürdürdükleri için en sonunda o işçilerle masaya oturmak zorunda kaldılar. İçişleri Bakanı, Enerji Bakanı, Çalışma Bakanı işçilerin haklarının ödenmesi konusunda garantör olmak zorunda kaldı. Tabii Osmanlı’da oyun çok; patronlarda, holdinglerde oyun bitmez. Patron ödemesi gereken tutarı ödememek için elinden geleni yaptı. Madenci arkadaşlar ‘Öyleyse bir daha geliriz Ankara’ya’ dediler. Geçen hafta bir daha geldiler Ankara’ya ve nihayetinde kazandık. Bugün bu kürsüye çıkmadan önce arkadaşlarla bir kez daha konuştuk; çok az sayıda arkadaşımızın ödemesi yapılmamış, onların da yarın yapılacağı söyleniyor. Bunun da şakaya gelir bir tarafı yok. Bu ödemelerin eksiksiz bir biçimde yapılması konusunda buradan holding yöneticilerini, patronları bir kez daha uyarmış olayım.
‘GÜN, HALKIN DAHA ÇOK KONUŞMASI GEREKEN GÜNDÜR; GÜN, DİRENME GÜNÜDÜR’
Şunun altını çizmem lazım: Tüm memlekete örnek olacak, tüm memleketin önünü açacak bir mücadelenin, direnişin, zaferinin görünmez olduğu günlerden, herkesin gelip de fotoğraf verme yarışına girdiği günlere hep beraber geldik. Yurttaşın dayanışmasıyla kazandık. O yüzden bugün burada tekrar bunun altını çiziyorum: Bakın bizim yolumuz da pusulamız da rotamız da bellidir. Bu yoldan yürüyeceğiz. Yani memleketin neresinde ayağına taş takılan varsa, memleketin neresinde sendeleyen, düşen varsa hemen tutup kaldıracağız, onun koluna gireceğiz. Memleketin neresinde bir hak mücadelesi varsa onunla omuz omuza yürüyeceğiz. Kim olduğuna, kimden olduğuna bakmadan her sese direnen, her sese ses, her nefese nefes katacağız. Bu mücadeleyi daha da büyütmek ve güçlendirmek dışında Türkiye’nin bir kurtuluş yolu yoktur. Biz bu yoldan yürümeye devam edeceğiz.
Bu memlekette ‘Kurtuluş için ne yapmalıyım?’ sorusunu soran samimi tüm yurttaşlara da bu çağrıyı yapıyoruz: Gün, halkın daha çok konuşması gereken gündür. Gün; izlemek, alkışlamak, seyirci olmak, taraftar olmak günü değildir. Gün, söz söyleme günüdür. Gün, direnme günüdür. Gün, direnenin koluna girmek, onun yanında buluşmak günüdür. Halkın birliği böyle sağlanır. Bunun dışındaki her şey ama her şey düzen siyasetinin kiri pası içerisinde kaybolacak bir kakofonidir. Günlerdir bütün medya tek bir konuya kilitlenmiş durumda, herkesin bunu izlemesini istiyorlar ve buradan siyasi iktidar kendisine bir yol çizmeye çalışıyor. Biraz önce söyledim, bu arada biz yoksullaşmaya devam ediyoruz, bu arada biz aç kalmaya devam ediyoruz, bu arada ülke bir karanlığa doğru sürüklenmeye devam ediyor. En önemlisi ne biliyor musunuz? Bu arada Saray Rejimi’nin suçları unutturulmak isteniyor. Ama ant olsun ki biz unutmayacağız ve son nefesimize kadar bu gerçeği haykırmaya ve Saray Rejimi’nin suçlarını hem unutturmamaya hem bunlardan hesap sormaya devam edeceğiz.
‘‘MAHKEME KARARINA UYMAK ZORUNDASINIZ’ DİYE HALKA PARMAK SALLIYORLAR; PEKİ, AYM KARARINI NİYE UYGULAMIYORSUNUZ?’
Hatırlayın; Ergenekon, Balyoz, KCK gibi kumpas davalarında Fethullahçılarla birlikte özel bir yargı pratiğini bu iktidar yarattı. Gezi Parkı’nda Berkin, Ali İsmail, Abdullah… Kaç tane canımız bu iktidarın saldırılarıyla hayatını yitirdi. Ne failler doğru düzgün yargılandı, ne ‘Emri ben verdim’ diyenler bunun bedelini ödediler; bedeli memlekete ödetiyorlar. Kentine sahip çıkan, Gezi’de ağaçları kendisine yoldaş belleyen Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine ve daha nice arkadaşımız cezaevlerinde tutulmaya devam ediyor. Soma’da 301 madenciyi bir iş cinayetinde katleden bu iktidardı. Madenci yakınlarını tekmelediler. Madenci yakınlarını tekmeleyen o Yusuf Yerkel’i de büyükelçilikte ataşe yaptılar; şimdi de Türk Futbol Federasyonu’nda danışman olarak görevlendirdiler. Bunları unutmamamız gerekiyor. Bu ülkede barış isteyen akademisyenler okullarından kopartıldı, ihraç edildiler. Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen hala görevlerine dönmeyen hocalarımız var. Anayasa Mahkemesi kararı demişken; Hatay Milletvekilimiz Can Atalay hala hukuksuz biçimde cezaevinde tutulmaya devam ediyor, Hatay halkının kendisine verdiği milletvekilliği görevini yapması engelleniyor. Yetkisiz ve görevsiz bir Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını günlerdir ekranlarda tartışıyorlar değil mi? Beğenmesek de mahkeme kararlarına uymamız gerektiğini anlatıyorlar; Tayyip Erdoğan da söylüyor, AKP yöneticileri de söylüyor, Meclis Başkanı de söylüyor. ‘Beğenmeseniz de bu mahkeme kararına uymak zorundasınız’ diye halka parmak sallıyorlar. Peki buradan soruyoruz: Anayasa Mahkemesi’nin kararını niye uygulamıyorsunuz? Bunları unutmamamız lazım.
‘ÇORLU’YU, ALADAĞ’I, İLİÇ’İ, ERMENEK’İ, KARTALKAYA’YI, YENİDOĞAN ÇETESİ’Nİ YARATAN BİR İKTİDARDAN SÖZ EDİYORUZ’
Bunlar kaybettikleri hiçbir seçimi içlerine sindiremiyorlar. Seçilmiş belediye başkanlarını tutukladılar, görevden aldılar; yerlerine de CHP’ye yaptıkları gibi kayyumlar atıyorlar. Dün Silivri’de insan olanın, vicdanı olanın, kalbi olanın kaldıramayacağı ifadeler okuduk. Bir annenin çocuklarıyla tehdit edildiği, bu Cumhuriyet’in savcısı sıfatı taşıyan birisi tarafından tehdit edildiği mahkemelerde yargılanıyor bu insanlar. Değerli arkadaşlar, unutmayalım; bu iktidardan soracak çok hesabımız var. Bunların hiçbirisini unutmayalım. Esas olarak bunlara odaklanmak gerekiyor, bu mücadeleye odaklanmak gerekiyor. Nasıl unutacağız ya? 6 Şubat depreminde on binlerce insanımız, yıllarca deprem vergileri toplayan ama bunun gereğini yerine getirmeyen bir iktidarın vurdumduymazlığı nedeniyle hayatını kaybetti. Yetmedi; bu iktidarın atadığı Kızılay başkanı insanlara çadır sattı, çadır! Depremde, kar kıyamette, soğukta insanlar selalarını dinleyerek hayatlarını verdiler; orada can verdiler yardım yetişmediği için. Canını kurtaranı da Kızılay müşteri olarak gördü; çadırları satıp para kazanmanın derdine düştü. Ant olsun ki, inat olsun ki, söz veriyorum ki bunların hiçbirisini ve daha nicesini unutmayacağız.
Çorlu’yu, Aladağ’ı, İliç’i, Ermenek’i, Kartalkaya’yı, Yenidoğan Çetesi’ni yaratan bir iktidardan söz ediyoruz. Bu iktidara nasıl teslim olunur ya? Bu iktidarla nasıl iş birliği yapılır? Buna karşı mücadele etmeden bu ülkede nasıl nefes alınıp verilir? İnsan olmanın temel sorumluluklarından bir tanesi, temel görevi bu iktidarla hesaplaşmaktır. Ben açık söyleyeyim: Biz her gün bu iktidarla hesaplaşacağımız günün hayaliyle yaşıyoruz. Bu ülkede milyonlarca insan tüm bunların hesabının sorulacağı günlerin gelmesini bekliyor. Onların tankı var, topu var, tüfeği var, medyası var, yargısı var, polisi varsa bizim de bu ülkeye kurtuluş getirecek ellerimiz var, alın terimiz var. Saray’la, Saray’ın temsilcisi hiçbir şeyle uzlaşmayacağız. Her hal ve şartta, istisnasız her koşulda Saray Rejimi’ne karşı var gücümüzle mücadele etmeye devam edeceğiz. Hani Anadolu’da hep söylenir ya; kendi göbeğini kendi kesmek… Bu halk kendi göbeğini kendi kesmeli, kurtuluşu ellerine almalı. Şimdi kurtuluşu kendi ellerimizde yaratmanın vaktidir!
İŞÇİ DİRENİŞLERİNİ SELAMLADI
Örnekler vererek devam edeceğim. Doruk Madencilik’ten bahsettim, şimdi Özşen Madencilik’te yine Bağımsız Maden-İş öncülüğünde işçi arkadaşlarımız direnişin 22. gününü geride bıraktılar. Gebze’de Lastik-İş Sendikası öncülüğünde, Procter & Gamble’da 30. günde arkadaşlarımız grevlerini sürdürüyorlar, işveren grev kırıcılığı yapmaya çalışıyor. Bakın, çok ünlü Ariel, Alo gibi markaları üreten bir yerden bahsediyorum. Ne yapıyor biliyor musunuz patronlar? Grevdeki işçilerin fabrikanın tuvaletlerini kullanmasını engelliyor, özel sağlık sigortalarını iptal ediyor, çocuklarının sağlık hizmeti alamadığını söylüyor işçi arkadaşlar. Mersin Limanı’nda TÜMTİS üyesi 185 işçi arkadaşımız 161 gündür direnmeye devam ediyorlar. Bursagaz işçileri direniyorlar. Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerini tebrik etmemiz lazım; ilk defa Türkiye’de bir özel okulda çok uzun süre haklı bir grev sürdürdüler ve sonunda kazandılar. Ataması yapılmayan öğretmenler, özel sektör öğretmenleri, 14 Haziran’da Ankara’da kitlesel ve kalıcı bir eyleme başlayacaklarını söylüyorlar. Bu ülkenin dört bir yanında işçi direnişleri devam ediyor ve biz umudumuzu buraya bağlamak durumundayız. Buradan Yeşilyurt Demir Çelik fabrikasındaki işçi arkadaşlarımızı da selamlayalım; Soma Işıklar maden ocağında işçi arkadaşlarımızın işten çıkartılması gündemi var, arkadaşlarımızın direnişini de selamlayalım.
‘43 BİN İŞÇİYE VERİLEN ASGARİ ÜCRETİ, KOÇ HOLDİNG’İN TEK BİR ŞİRKETİ BİR AYDA KAZANIYOR’
Bir de biz işçileri, işçi direnişlerini selamlarken maalesef Türkiye’nin en büyük holdinglerinden bir tanesi olan Koç Holding’in yanında, 100. yıl kutlamaları bahanesiyle sıraya giren siyasetçileri görüyor olmanın da üzüntüsünü yaşıyoruz. Yani 100. yılını kutluyor; ertesi gün edepsizce halkı, bu ülkede yaşayan insanları, özellikle kadınları, Kürt kadınlarını aşağılayan sözde fıkralar anlatan bir edepsizlikle karşı karşıyayız. Bu şöyle bir hesaplaşma, neyin hesaplaşmasına çağırıyoruz biliyor musunuz? Bu iktidar işte Koç’ların iktidarı, holdinglerin iktidarı, patronların, para babalarının iktidarı. Bir tek rakam vereceğim arkadaşlar: Koç Holding’in sadece bir şirketi, Tüpraş ilk 3 aylık karını açıkladı. Dikkat! Geçen yılın ilk 3 ayına göre karında yüzde 2 bin 820 artış var arkadaşlar, yüzde 2 bin 820 artış var! 3.7 milyar kar açıkladılar. Bu ne demek biliyor musunuz arkadaşlar? Biz artık o paraları bilmediğimiz için ben şöyle anlatıyorum: Bakın bir ayda, bir ayda 43 bin işçiye asgari ücret veriliyor ya; yani bir İnönü Stadyumu’nu düşünün, bütün koltukları dolu, tıklım tıklım. Oradaki tüm işçilerin asgari ücretli olduklarını düşünün; onların aldıkları bütün parayı Koç Holding’in bir şirketi bir ayda kazanıyor. Hak mıdır arkadaşlar bu, adalet midir bu? Bunu mu kutlayacağız biz?
‘KOÇ HOLDİNG, ARÇELİK’TE 2 BİN İŞÇİYİ İŞTEN ÇIKARIP YERİNE DÜŞÜK ÜCRETLİ İŞÇİLER ALMIŞ’
Bakın Koç Holding’i anlatacağım, bugün Koç Holding’e özel olarak değinmek ihtiyacı hissettim; çünkü bu iki yüzlülük, bu riyakarlık, bu maskeli balonun artık sona ermesi lazım. Arkadaşlar, Arçelik’ten işçi arkadaşlarla konuştuk, yine bir Koç Holding şriketi. Bakın ne yapıyorlar biliyor musunuz? Utanmazlık diz boyu ya! Şirketin kazancını iletti arkadaşlar, ek karlar yapılıyor falan. Nasıl kazanıyorlar bu paraları biliyor musunuz? 2000 işçi işten çıkartmış; parça parça, gün gün çıkartıyor, hepsinin tam rakamları var. Şimdi ne yapıyor biliyor musunuz? Kıdemli işçileri, yani 20-21 yıldır o fabrikada çalışan kıdemli 2000 tane işçiyi çıkartmış, yerine başkalarını işe almış. Niye? Çünkü bu yeni aldıklarını çok düşük ücretle alıyor. Bu iş kanununa aykırı; işçi arkadaşlar ne yapıyorlar? Tabii ki hukuk yoluna başvuruyorlar, başta mahkemelere gidiyorlar. Diyorlar ki, ‘Bizi burada çıkartıyor işten ama bizim yerimize yeni işçiler alıyor’. Bu mahkeme tarafından da tespit ediliyor; bu rakamları mahkeme dosyasından aldım. İşçi arkadaşlar önce mahkemeleri kazanmaya başlıyorlar; 1. derece mahkemeler diyor ki ‘İşçi haklı, haksız biçimde işten çıkartılmış, bunun parasını ödeyin, bunun tazminatını ödeyin’. Patrona cezalar kesiliyor. Sonra, Koç Holding savcılığı bir ziyarete gidiyor ve arkasından önce istinaf mahkemesinde bu kararlar bozulmaya başlanıyor, sonra istinaf mahkemesinde bozulan kararları gerekçe göstererek yerel mahkemede arkadan gelen işçilerin açtıkları davalarda işçilerin aleyhinde yine kararlar çıkmaya başlıyor. Yine bir adaletsizlik, yine bir holdinglerle, sermayeyle adaletin iç içe geçmesi, yine iktidarın güdümündeki yargı mekanizmalarının çalışmaya başlaması…
‘2 BİN TANE DENEYİMLİ İŞÇİ İŞTEN ÇIKMIŞ, BUNUN YERİNE 5 BİN 400’E YAKIN ASGARİ ÜCRETLİ İŞÇİ BU FABRİKALARDA İŞE GİRMİŞ’
Şimdi durum ne? İşçi zaten işten çıkartılmış, usulsüz biçimde işten çıkartılmış; üstüne bir de işçiye bu davalar reddedildiği için yargılama masrafları bindiriliyor. Kendinizi bu işçi kardeşimin yerine koyun. Tamamen haksız biçimde… Yani 15 yıl, 20 yıl burada emek vermişsiniz; sizi işten çıkartıyorlar maaşınız yüksek olduğu için. Çünkü yıllardır siz orada toplu sözleşmeyle çalışmışsınız diyelim ki; sizin yerinize de sizin yarınız kadar maaş verdikleri insanları işe koyup karlarına kar katıyorlar. Ki bunların hepsi sistematik olarak kar eden, karı her yıl artan şirketler; o karlar yetmiyor beyler, daha çok kazanmak istiyorlar, daha çok kazanmak istiyorlar. Onun için bu işçi diyelim ki 20 yaşında orada işe girmiş, şimdi 40 yaşına gelmiş, 20 yıldır orada çalışıyor; 40 yaşında ‘Ben bu işçiyi işten çıkarttım, ne hali varsa görsün’ diyor. Çünkü 40 yaşında, 45 yaşında, 50 yaşında bir insanın yeniden aynı koşullarda iş bulması neredeyse imkansız, hatta imkansız. Sen bunu hukuka aykırı biçimde yapmışsın, mahkemeler aleyhine kararlar verince gidip bir de mahkemelerin üstünde baskı kuruyorsun, üstüne işçilerden utanmadan bir de mahkeme masraflarını alıyorsun. Ya bu alçaklık, bu üçkağıtçılık, bu düzenbazlık herhangi birimize karşı yapılsaydı; birimizin annesine, babasına, evladına yapılsaydı ne hissederdik? Binlerce işçiden bahsediyoruz arkadaşlar burada, binlerce işçi. ‘İşe ilk giren son çıkar’ ilkesi ihlal edilmiş, usulsüz fesih bildirimleri yapılmış, ‘üretim durdu’ numaraları çekilmiş ama üretim durmamış. Nihayetinde bakıyorsunuz; 2 bin tane deneyimli işçi işten çıkmış, bunun yerine 5 bin 400’e yakın asgari ücretli işçi bu fabrikalarda işe girmiş. Hukuk mücadelesi, işçilerin hukuk mücadelesi paranın gücüyle, sermayenin gücüyle bastırılmış ve şu anda işçi arkadaşlarımız yılların emeğiyle işten çıkartılmış olmaları yetmiyormuş gibi bir de mahkeme masraflarıyla karşı karşıyalar.
‘TÜPRAŞ VE ARÇELİK, 100 YILDIR BU SÖMÜRÜ ÇARKININ NASIL EN TEPESİNE YERLEŞTİRDİKLERİNİ GÖSTEREN EN ÇARPICI İKİ ÖRNEK’
Bakın işte Koç Holding budur, Koç Holding budur işte. Yani nasıl 100 yıldır bu sömürü çarkının en tepesine yerleştirdiklerini gösteren en çarpıcı iki örneği verdim: Tüpraş’taki aşırı kar ve Arçelik’te yılların emeğinin üstüne çöken bir patron anlayışı. Bunlarla hesaplaşacağız işte. Bakın Türkiye’nin aydınlık geleceğini arıyorsak, Türkiye’nin 2. yüzyılını tartışıyorsak bunlarla hesaplaşacağız. Bu patronseverlikle, bu holdingseverlikle, bunların iktidarıyla, bunların yargısıyla, bunların medyasıyla… Memleketin gerçek gündemi budur. Ve bu Saray Rejimi, bu sömürünün sürdürülebilir olmasını sağlamak için o koltukta oturuyor. Bu Saray Rejimi nefes alıp verirken bile en küçük bir yönetmelikte, en küçük bir yasada yaptığı bütün değişikliklerde, attığı bütün adımlarda bizler sadece köle haline gelelim, bu bir avuç para babası patron da servetine servet katsın diye çalışıyor. Türkiye’de siyaset, bunu sürekli kılmak için kurgulanan bir oyundur. İşte bu oyunu bozmamız lazım; işte buna karşı halkın birleşmesi lazım, emekçinin birleşmesi lazım, yoksulun birleşmesi lazım, gençlerin, kadınların birleşmesi lazım. İşte bunlara karşı, bunların siyasetçilerinden hiç medet ummadan emekçilerin, işçilerin kendi siyasetini memlekette güçlendirmesi lazım. O yüzden ‘Kurtuluş ellerimizdedir’ diye bitireceğim. Kurtuluş ellerimizdedir!”



