Erkan Baş’tan İstanbul Valiliği’ne ‘1 Mayıs’ çağrısı: ‘Hukuksuz barikatlarla, kanunsuz emirlerle bize engel olmaya çalışmayın!’

Example HTML page

Baş, İstanbul’da düzenlediği haftalık basın toplantısında yurttaşlara da ‘1 Mayıs’ çağrısı yaptı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, partisinin İstanbul İl Örgütü’nde düzenlediği haftalık basın toplantısında, İstanbul Valiliği’nin 1 Mayıs günü trafiğe kapatılacak yollarla ilgili duyurusuna yönelik, “Valiliğin yayınladığı o açıklama hukuken yok hükmündedir. Sakın ola hukuksuz barikatlarla, kanunsuz emirlerle bize engel olmaya çalışmayın” ifadelerini kullandı.

Konuşmasının tamamını Doruk Madencilik işçilerinin zaferine ve 1 Mayıs gündemine ayıran Baş, sözlerine başlarken Bağımsız Maden İş Sendikası’na, Gökay Çakır‘a, Başaran Aksu‘ya, sendika avukatları ve sendika emekçilerine, CHP İzmir Milletvekili Ümit Özlale’ye DEM Parti Milletvekili Ferit Şenyaşar‘a, DEM Parti MYK Üyesi Mahfuz Güleryüz’e ve Ankara halkına teşekkür ederek başladı.

‘MADENCİLERE HEPİMİZİN YÜREKTEN TEŞEKKÜR ETMESİ GEREKİYOR’

Baş, konuşmasında şunları kaydetti:

“Hepimizin desteği, katkısı, emeği var ama bu zaferin gerçek sahibi, bu zaferin mimarları maden işçisi kardeşlerimiz. Bize göre bu zafer değerli; yurttaş bile sayılmayan, insan yerine konmayan maden işçilerinin birleşip haklarını almaları açısından son derece önemlidir. İstikrarlı biçimde kölelik koşullarına doğru ittirilen, yani henüz işçi olması, henüz yurttaş olması bile engellenmek istenen, hayatlarını bin bir zorlukla, yoksullukla, yokluk içerisinde geçirmek zorunda bırakılan… Bütün bu yokluğa, yoksulluğa rağmen örneğin engelli çocuklarını evinde bırakıp ‘Ben hakkımı almadan dönmeyeceğim, ölmek var dönmek yok’ diyerek yola çıkan; örneğin çocukları üstün zekalı olmasına rağmen onları okutma imkanı bulamamanın acısını, öfkesini, onlara hak ettikleri eğitimi sağlayamıyor oluşunun mahcubiyetini mücadelesine katık eden, bu kararlılıkla orada dövüşen; örneğin 66 yaşında hala çalışmak zorunda olmasına rağmen bütün direniş boyunca en gencimizden daha fazla çalışmaya çabalayan Nazım amcamıza; her birisine, bütün madenci arkadaşların eşlerine —çünkü bu mücadelenin belki de görülmez kahramanları onlardı; büyük bir dayanışmayı, her an büyük bir desteği gösterdiler— kocaman yürekleri olan madenci çocuklarına, yani babalarını fırsat buldukça görüntülü olarak arayan, özlemden dudakları titreyen, gözleri dolan ama ‘Baba ben de senin yanındayım’ diyen o madenci çocuklarına bütün ülke adına hepimizin yürekten teşekkür etmesi gerekiyor. Bu ülkede unutturulan bir şeyi, yıllardır unutturulmak istenen bir şeyi, işçi sınıfının birliğini sağladığında, dayanışmasını ortaya koyduğunda, mücadele kararlılığıyla hareket ettiğinde mutlaka kazanabileceğini bize bir kez daha gösterdikleri için yürekten teşekkür etmek istiyorum.

‘ZAFERDEN SONRA ORTAYA ÇIKAN SAHTE KAHRAMANLAR VAR’

Açıkçası direniş günlerinde çok fazla basını, medyayı takip etme olanağımız olmuyor. Dolayısıyla dün, direnişten sonraki ilk gün biraz neler konuşulduğunu, neler yapıldığını arkadaşlarımdan daha ayrıntılı dinleme şansı buldum. O yüzden bu zaferin gerçek sahibinin maden işçileri olduğunu bir kez daha ifade etme ihtiyacı hissediyorum. Çünkü gördüm, zaferden sonra ortaya çıkan sahte kahramanlar var. Mesela arkadaşlarım bana sarı sendikanın paylaşımlarını gösterdiler. Yani o iş yerinde yıllardır işçilerden düzenli olarak aidat toplayan, yıllardır o iş yerinin yetkili sendikası olan ve işçilerin bu koşullarda çalıştığı süreç boyunca bir taraftan da işçileri buna ikna etmek gibi bir görev üstlenen, böyle kötücül bir görev üstlenen sarı sendikanın paylaşımları zaten bir şey söylemeyi gerektirmiyor aslında. Herkes durumun farkında.

‘BAKAN MESELEYİ BİR TELEFONLA ÇÖZDÜYSE, BU İŞÇİLER NEDEN AYLARCA SEFALET ÇEKTİ?’

Ama İçişleri Bakanı’nın parlatılmasını gerçekten garipsediğimi söylemem lazım. Oraya da özel bir çalışma yapılıyor. Ahmet Hakan’a köşe yazısı yazdırılarak başlatılan bu çalışma benim açımdan son derece şaşırtıcı, diyeceğim ama beklenen bir şey aslında. Hep böyle yaparlar çünkü. Bütün kamuoyunun dikkatini çekmek istiyorum, Ahmet Hakan şöyle yazdı, Bakan Bey patrona bir telefon açmış; patron da Bakan Bey’in hatırını kıramamış, ‘Tamam hallederiz’ demiş. Bütün bu süreç böyle çözülmüş.

O zaman sormak lazım, değil mi? Yani bunca aydır, bunca yıldır bu işçiler bu koşullarda çalışırken Bakan Bey niye zahmet edip bir telefon açmadınız? Madem siz bu işi bu kadar kolay çözebiliyordunuz, madem bu kadar güçlüydünüz… Ben istedikleri her zaman telefonla konuştuklarından eminim, belki arkadaştırlar zaten; buna hiç şaşırmam. Ama böyle bir telefonla Bakanımız çözdüyse meseleyi, o zaman bu işçiler niye aylarca bu açlığı, bu yoksulluğu, bu sefaleti çektiler? Bu işçiler niye 17 gün boyunca direnmek zorunda kaldılar? Bu işçiler niye 200 kilometreye yakın yol yürüdüler? Bu işçiler niye 10 gün açlık grevinde yatmak zorunda kaldılar? Bunların hepsi Bakan Bey’in eli bir telefona uzanmadığı için mi oldu? Geçin bunları! Siz yüzüne bakmaya bile tenezzül etmediğiniz, insan yerine koymadığınız, vatandaş olarak görmediğiniz insanlarla sonunda o masaya oturmak zorunda kaldınız. O işçilerin dirayeti, o işçilerin kararlılığı, o işçilerin mücadelesi ve onun etrafında birleşen tüm yurttaşlarımızın kudreti o masayı kurdu ve oradan işçiler bütün haklarını alarak ayağa kalktılar.

Ben buradan Türkiye’nin neresinde olursa olsun bütün işçilere, bütün emekçilere, bu ülkenin alın teriyle, onuruyla yaşayan bütün yurttaşlarına son derece önemli dersler çıktığını düşünüyorum. Önümüzdeki günlerde bunun üzerinde çok fazla konuşmak, tartışmak, değerlendirmeler yapmak gerekiyor. Ben şimdilik şunu söyleyeyim: Ülkenin neresinde bir işçi gasbedilen hakkını kazanıyorsa, bizim için yeterli bir mutluluktur zaten. Ama patronların, o patronların arkasındaki iktidarın bu yaklaşımlarına karşı nasıl direnilebileceğini ve nasıl mücadele edilebileceğini hep beraber görmüş olduk.

‘İŞÇİNİN HAKLI SESİNİ DUYURMASINI ENGELLEMEK İSTEDİLER’

Bakın, bu ülkede bize birlikte gülmeyi unutturmuşlardı. Bu ülkenin yoksulları, emekçileri, bizler bir günlük bile olsa, bugün mücadelemiz devam ediyor ama, o zafer haberi geldiğinde, olmaz denilen, imkansız denilen bir şey gerçekleştiğinde, işçiler tüm taleplerini, yüzde yüzünü alarak evlerine, ailelerine, çocuklarına, ilçelerine geri döndüklerinde bütün Türkiye aynı anda o mutluluğu yaşadı. Şimdi buradan çıkarttığımız derslerle yola devam etmemiz lazım.

Buradan çıkarttığımız derslerden bir tanesi nedir değerli yurttaşlar? Ben özellikle polis şiddetine dikkat çekmek istiyorum. Onlarca madenci arkadaşımız, 100’ün üzerinde madenci arkadaşımız en özet haliyle evlerine ekmek götürebilmek için yola çıktılar. Bu ülkedeki zenginlerin çok büyük bir bölümünün 1-2 saat bile dayanamayacağı yerin derinliklerinde, yerin 7 kat dibinde, karanlıkta bir ömür tüketen işçilerden bahsediyoruz. Yerin üstüne çok az çıktıkları ve onlardan bir tanesinde de haklarını almak için yüzlerini Ankara’ya döndükleri bir tabloda, karşılarına bakanların yerine emniyet güçlerinin dikiliyor olması hiç aklımızdan çıkmaması gereken bir şeydir. Amaç nedir? Amaç işçinin haklı sesini duyurmasını engellemektir. Bugün herkes kabul ediyor, bakanlar bunun zaferini kendilerine yazıyorlar, ‘İşçinin haklı talebini karşıladık’ diye. Ama arkadaşlar ilk adımları attığında o ses duyulmasın diye çalışanları hiç unutmayın. Yani ‘Başaran’ı gözaltına alırız, Gökay Başkan’ı gözaltına alırız, bu işçiler de yürüyemezler geri dönerler’ diye düşünen bir akıl vardı karşımızda. ‘Zaten bu kadar uzun yolu yürüyebilecek güçleri olmaz, takatleri olmaz; ikinci gün, üçüncü gün aç kalırlar, yollarda sefil olarak kalacak yer bulamazlar’ diye düşünüyorlardı.

‘ŞİDDETLE DAYANIŞMANIN ÖNÜNE GEÇEBİLECEKLERİNE İNANIYORLARDI, BAŞARAMADILAR’

Ama görmedikleri şey halkın dayanışmasıydı. Gerçekten yola çıktıklarında belki ceplerinde son paraları vardı, belki ikinci gün artık zaten kredi kartları patlamıştı, zaten her birisi kredi borcu üstlenmek zorundaydı, kimisinin evine icralar gitmişti. Nasıl yürüyecek bu işçiler? Ama unuttukları neydi? Dayanışma. O baskıyla, şiddetle dayanışmanın önüne geçebileceklerine inanıyorlardı. Bunu başaramadılar; bunu hafızamıza yazmamız lazım, bunu bu ülkenin hiçbir yurttaşının unutmaması lazım. Bu mücadele ilk gün de haklıydı, masaya oturup o talepler karşılandığında da haklıydı. O gün ne kadar haklıysa son gün de o kadar haklıydı ama ilk gün uğradıkları muamele de tarihin kayıtlarında, toplumun hafızasında, bizlerin aklında yerini alması gerekir.

‘BASININ SEFALETİNİ GÖRMEMİZ GEREKİR’

Türkiye’deki basının, medyanın sefaletini görmemiz gerekir. Bakın ben alanda Kazakistan Devlet Televizyonu’nu gördüm. Kazakistan Devlet Televizyonu gelip röportaj yaptı, bu ülkenin devlet televizyonunun gelmesini kimse hayal bile etmedi. Anadolu Ajansı son gün anlaşma yapılana kadar ortalıkta yoktu. Yani herkesin şunu sorması lazım: Ey Anadolu Ajansı, 17. gün anlaşma haberini verdiğin bu direniş ne zaman başladı, kim yaptı, niye yaptı, nasıl yaptı? Bu 17 günde ne oldu? Ey TRT, ey yandaş medya! Neyin anlaşmasının haberini veriyorsunuz, ne oldu ki? Sizin haber bültenlerinizden Türkiye’yi takip etsek, her şey çok güzel zaten; 17 gündür Ankara’da böyle bir direniş yok ki! Hangi anlaşmayı veriyorsunuz? Kendisine ‘muhalif’ diyen medyayı da bir kenara bırakıyorum. Büyük bir çoğunluğu göstermemek için, gerçeklerin yurttaşlarımız tarafından bilinmesini değil de bilinmemesini sağlamak için yayıncılık yaptılar. Sonra bakan açıklamayı yapınca işin rengi değişti.

Aynı şeyi bu bakanlıklara da söylemem lazım. İşin çözüm noktasında maşallah 3 tane bakan birden sahaya çıkıyor. Enerji Bakanı orada, Çalışma Bakanı orada, İçişleri Bakanı orada. Beyler siz bu işin böyle olduğunu bilmiyor musunuz? Çalışma Bakanı, eğer sen bu ülkenin Çalışma Bakanıysan, bakanlığının 150-200 kilometre ötesindeki bir madende işçilerin kölelik koşullarında çalıştığını bilmiyorsan ne işe yararsın ki? Bunun için illa insanların isyan etmesi mi gerekiyordu? Bunun için illa insanların günlerce aç sefil yollarda yürümesi mi gerekiyordu? Bunun için illa insanların polis şiddeti karşısında kararlı duruş sergilemesi mi gerekiyordu? 10 gün açlık grevi yapmaları mı gerekiyordu? Bunların hepsini aynı anda hatırlamamız gerekiyor.

‘ARKALARINDAKİ İKTİDAR DESTEĞİ ÇEKİLDİĞİ ANDA İŞÇİNİN HAKKINI VERMEK ZORUNDA KALDILAR’

Bu iktidarın bir patron iktidarı olduğu, zengin iktidarı olduğu, onların sırtını sıvazlayan onları destekleyen bir iktidar olduğu da bir kez daha tescillenmiştir. Bu patronlar bu cesareti, bu cüreti bu iktidardan alıyorlar. İşte arkalarındaki iktidar desteği çekildiği anda işçinin hakkını vermek zorunda kalırlar. Arkalarındaki iktidar desteğini kaybedeceklerini hissettikleri anda işçinin bütün haklarını, 2 yıldır, 3 yıldır verilmeyen haklarını 5 dakikada işçiye teslim etmek zorunda kaldılar. Bu nettir. Bu ülkede bu pervasız sömürünün gerçekleştirilmesinin sorumlusu iktidardır. Bu pervasız sömürünün sürdürülebiliyor olması patronların sırtlarını sermaye iktidarına, AKP’ye, Saray’a yasladıklarını gösterir. Hiçbir patron arkasında bu iktidarın desteği olmadan bu pervasızlıkları hayata geçiremezdi.

Değerli arkadaşlar, hepimize çok önemli dersler çıkartan bu direnişi sağlıklı biçimde değerlendirmek, Türkiye’de emekçi halkın yaşantısına ilişkin, işçi sınıfının örgütlenmesine ilişkin, Türkiye’deki sendikaların durumuna ilişkin, Türkiye’deki yurttaşların arayışına ilişkin, Türkiye’deki siyaset yapma tarzına ilişkin pek çok dersi içinde barındıran bir direnişi hep birlikte yaşadık. Umuyorum, diliyorum, bundan sonra bunun için büyük bir çaba içerisinde olacağımızın sözünü veriyorum. Bu direnişin derslerini hep birlikte doğru okuyacağız ve Türkiye işçi sınıfı yeni mücadelelere bu zafer perspektifiyle, bu kararlılıkla, bu inatçılıkla devam edecek ve biz çok daha fazla böylesi başarıların altına hep birlikte imza atacağız. Umuyorum ki işçi sınıfı, patronların bu tür pervasızlıkları bir daha akıllarından bile geçiremeyecekleri bir güçle, örgütlü bir güçle Türkiye’de siyasete de etkin bir şekilde müdahalede bulunacak.

‘BURADA ELDE EDİLEN KAZANIMLARIN HUKUKİ GÜVENCE ALTINA ALINMASI İÇİN ÇABALAYACAĞIZ’

Önümüzdeki günlerde burada elde edilen kazanımların aynı zamanda hukuki güvence altına alınması için çabalayacağız. İnsanlar aylarca, toplamda yıllarca ücretsiz izne gönderilmişler. Böyle bir hakkı yok; işçinin böyle bir talebi olmadan, böyle bir onayı olmadan, böyle bir kabulü olmadan patronun kafasına esip işçiyi ücretsiz izne göndermesi kabul edilebilir bir şey değil. Maaşını keyfi gelince yatırması, keyfi gelince yatırmaması kabul edilebilir şeyler değil. Bunların çok ağır yaptırımlarla, hukuki düzenlemelerle desteklenmesi gerekiyor. İşçi alacakları konusunda önceliklerin arttırılması gerekiyor. Böyle bir şey var mı? Aylarca, yıllarca işçileri çalıştırıyorsun. Sonra ben battım, ben çöktüm, ben bittim, işçinin parasını ödeyemiyorum. Yok öyle yağma! Ya sen bu ülkenin madenlerini, hepimize ait olan madenlerini işleteceksin, orada işçileri çalıştıracaksın; ondan sonra ‘Ben yeterince para kazanamıyorum, o zaman işçinin de parasını vermeyeyim’ diyeceksin. Çok para kazanınca işçiye çok mu veriyorsun? Servetine servet katınca, milyonlarına milyonlar, milyarlar katınca işçinin hakkını daha arttırıyor musun? Ama ne zaman bir ekonomik kriz ya da ne zaman bir bahane bulsa en yoksulun, en garibanın, en sahipsiz olduğunu düşündüğünün sırtına yüklüyor bunu. Bunlar kabul edilemez ve önümüzdeki günlerde bu ‘Hepimiz aynı gemideyiz’ masalını söyleyenlerin vakti gelince gemilerini alıp kaçıp gidip, geminin bütün mürettebatını denize atmasına izin veren bu düzene, bu yasalara topyekün karşı çıkacağız.

‘TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI 1 MAYIS’A ZAFERLE, DİRENİŞ KARARLILIĞIYLA GİRİYOR’

Değerli arkadaşlar, açık söyleyeceğim, çok güzel bir zamanda direnişimiz bir zaferle sonuçlandı. Bu sene 1 Mayıs’a bir özel anlam daha yüklenmiş oldu. 1 Mayıs’a Türkiye işçi sınıfı bir zaferle, bir başarıyla giriyor. Bir direniş kararlılığıyla giriyor. Ve biliyorsunuz bu yıl, 1 Mayıs 1976’da ilk kez Türkiye çapında kitlesel kutlanan 1 Mayıs’ların 50. yıl dönümünde kutlayacağız. Madencilerin direnişinin 1 Mayıs’a kalmasını göze alamadıklarının altını çizmek isterim. Yani bu kararlı direnişin 1 Mayıs’tan önce bitirilmesi için de özel bir çaba içerisinde oldular. Biz de Türkiye’nin dört bir yanındaki 1 Mayıs’lara bu maden işçisinin direnişini, maden işçisinin kararlılığını, maden işçisinin zaferini, maden işçisinin mücadele ateşini taşımakla görevli görüyoruz kendimizi.

‘1 MAYIS’TA KATILMAK HEPİMİZ İÇİN BİR YURTTAŞLIK BORCUDUR, BİR İNSANLIK ÖDEVİDİR’

Dolayısıyla ben ilk çağrımı Türkiye’nin dört bir yanında emeğiyle, alın teriyle yaşayan tüm onurlu insanlara yapmak istiyorum. Ankara’da gördüğümüz şudur: Biz gücümüzü birleştirdiğimizde bizi yok sayanlar bizim yurttaş olduğumuzu kabul etmek zorunda kaldılar. Bizi köle olarak görenler, belki tek tek çalıştığımız iş yerlerinde, sokakta, gündelik hayatımızda yüzümüze bile bakmayanlar bizimle aynı masaya oturmak zorunda kaldılar. Bu, işçi sınıfının birliğinin, bu birlik etrafında toplanan Türkiye halkının gücünü ortaya koymaktadır, aslında tüm Türkiye’nin gücünü göstermektedir. Yani biz kararlı durduğumuzda, bu ülkeye çökmüş o bir avuç para babasının, o bir avuç zenginin, o bir avuç holdingcinin karşısında devleşebiliriz. Yeter ki gücümüzün ve birliğimizin farkında olalım. O yüzden ben diyorum ki, bu sene 1 Mayıs’ta bulunduğunuz ilde kutlanan 1 Mayıs’ta katılmak hepimiz için bir yurttaşlık borcudur, bir insanlık ödevidir. Bu direnişin enerjisini, gücünü, kararlılığını hep birlikte arttırmak zorundayız. Ben her yurttaşımıza diyorum ki, bulabiliyorsanız o direnişin simgesi olan madenci baretlerinden bir tane bulun ve nerede 1 Mayıs kutlanıyorsa, yaşadığınız ilde o 1 Mayıs alanında madencinin baretiyle madencinin zaferini kutlayan, bu ülkenin geleceğinin sahipsiz olmadığını birbirine gösteren, umutlarımızı arttıran, dünyanın en büyük 1 Mayıs’larının kutlandığı ülke olarak Türkiye’yi bir kez daha kayıtlara geçirelim. Partimiz ülkenin dört bir yanında yapılacak 1 Mayıs’larda üyeleriyle, dostlarıyla, sendikalarla, emek örgütleriyle, emek dostu örgütlerle, halkımızla alanlarda olacak. O gücü, o enerjiyi, o kararlılığı ülkenin dört bir yanına yayacağız.

‘VALİ AÇIK SÖYLEMEYE KORKUYOR, TAKSİM’DE 1 MAYIS KUTLANMASINA İZİN VERİLMEYECEKMİŞ’

Aslında açıklamam burada bitiyordu, ama bir saat kadar önce İstanbul Valiliği imzalı bir açıklama yayınlandı ve benim burada ona bir çift söz söylemem, ona bir yanıt vermem lazım. Valilik bir ferman çıkartmış, diyor ki ‘Yarın, yani 1 Mayıs günü, yani işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü. İşçi sınıfının 200 yıldır şarkılarla, türkülerle, mitinglerle ama her durumda kararlılıkla, her durumda birlikle kutladığı 1 Mayıs günü İstanbul’da Beyoğlu’nda, Taksim’de, Fatih’te, Şişli’de…’. Aslında diyor ki, açık söylemeye korkuyor vali ben söyleyeyim, Taksim’de 1 Mayıs kutlanmasına izin verilmeyecekmiş.

‘VALİLİĞİN YAYINLADIĞI O AÇIKLAMA, O KARAR HUKUKEN YOK HÜKMÜNDEDİR’

Ayrıntılandıracağım ama önce şunu söyleyeyim: Bu karar hukuksuzdur. O metin Anayasa’ya aykırıdır. O metin Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırıdır. O metin mahkeme kararlarına aykırıdır. O metin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne aykırıdır. O metin hukuken yok hükmündedir. Bakın çok açık söylüyorum: Valiliğin yayınladığı o açıklama, o karar hukuken yok hükmündedir! Arkadaşlar, mesela valilik ‘Ben 1 Mayıs günü su içmeyi yasakladım’ diyebilir mi? Bu ne kadar saçmaysa valilik 1 Mayıs kutlamasının yasaklanması kararını da alamaz. Niye alamaz? Anayasa’ya göre her yurttaşın önceden bildirim yapmaksızın toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlüğü vardır. Nokta. Bu karar buna aykırıdır. Anayasa’ya aykırı karar alınamaz. Değerli arkadaşlar, bakın elimde göstereceğim, Anayasa Mahkemesi kararı var. Daha önce benzer içerikli yasakların hukuksuz olduğunu, işçi sınıfının 1 Mayıs’ı Taksim dahil kutlama özgürlüğü olduğunu, ben söylemiyorum, bu ülkenin Anayasa Mahkemesi söylüyor.

Değerli arkadaşlar, elimizde Bölge İdare Mahkemesi’nin kararı var. Aynı biçimde, valinin daha önce aynı böyle hukuksuz biçimde aldığı kararın iptali için açılmış davada Bölge İdare Mahkemesi diyor ki, ‘Böyle bir karar alınamaz, bu yasak, bu yanlış, bu kararı iptal ettim’ diyor. Zaten Valilik de bunu bildiği için bir gün kala, yani 1 Mayıs’a 12-13 saat kala bunu açıklıyor ki götürüp mahkemeden bir iptal kararı daha aldırılamasın. Bu açık, net, hukuksuzdur.

Ben kamuoyunun bilmediği iki hususu burada paylaşmak istiyorum: Bir, maden işçileri haklı değil mi? Herkes kabul etti, 17 gün sonra herkes kabul etti. Maden işçisi arkadaşlarımız 17 Nisan günü bana ulaştılar; Meclis’teki AKP’li yöneticilerle görüşmek istediklerini ifade ettiler. Ben de onların ricası üzerine AKP yönetimini aradım, durumu aktardım. Sonra bana bunun değerlendirilmek üzere yazılı olarak iletilmesi talebinde bulundular ve 17 Nisan akşamüstü Bağımsız Maden İşçileri Sendikasının hazırladığı raporu, yani hem süreci anlatan hem de sonucu aktaran raporu Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimine teslim ettik. Hiçbir şey olmadı. Yani 17 Nisan günü yaptıklarının hukuksuz olduğunu, haksız olduğunu, yanlış olduğunu, engelleme girişimlerinin hukuk dışı olduğunu kendilerine ifade ettik. Bunu 10 gün sonra kabul ettiler.

‘MAHKEME KARARLARI BİZİ NASIL BAĞLIYORSA ONLARI DA BAĞLIYOR’

İki, biz 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağımızı mart ayının sonunda ilan ettik. Anayasa’ya, Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM’in kararlarına, yasalara, tarihsel meşruiyetimize, haklılığımıza inandığımız için bunu ilan ettik. Geçen hafta İstanbul’da il yönetimimizden arkadaşlar emniyet müdürlüğüyle, il emniyet müdürlüğüyle, valilikle konuyu görüşmek üzere çeşitli taleplerde bulundular. Herhangi bir dönüş olmadı. Geçen hafta milletvekilimiz İçişleri Bakanlığı’na durumu bildirdi, herhangi bir dönüş olmadı. Artık düne kadar bir dönüş olmayınca dün biz tekrar İçişleri Bakanlığı yetkilileriyle temas ettik ve ancak bu temastan sonra İstanbul’da Emniyet Müdürlüğünde bir görüşme gerçekleştirildi.

Biz çok net olarak düşüncelerimizi ifade ettik. 1 Mayıs’ı burada kutlamak isteyen bütün emekçilerle, bütün devrimcilerle, bütün yurtseverlerle, sendikalarla birlikte 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istediğimizi, bunun için bir toplanma yeri belirlediğimizi, o toplanma yerinden Taksim’e varışımızın güvenliğinin sağlanması gerektiğini, bunun engellenmemesi gerektiğini ifade ettik. Görüşmede herhangi bir ortaklaşma sağlanamadı. Bunun üzerine doğal olarak görüştüğümüz heyet diyor ki, ‘Biz yetkililerle görüşeceğiz’. Peki görüşün, biz bekleriz. Ve bize herhangi bir geri dönüş olmadan bugün Valilik bir açıklama yapıyor, biz bunun yasaklandığını öğreniyoruz. Bir kere yurttaşlarımız bunu bilsin: Yani bizim yüzümüze karşı elimizde bu mahkeme kararları olduğu için bunu ifade edemiyorlar, çünkü bu mahkeme kararı bizi nasıl bağlıyorsa onları da bağlıyor. Bir müzakerede kendilerini haklı çıkartabilecek tek bir argümanları yok. Sonra basına bir açıklama yapıyorlar, biz oradan öğreniyoruz ki sözde yasaklanmış.

‘HEPİMİZE DÜŞEN GÖREV BU HUKUKSUZ YASAĞI TANIMAMAK’

Ben bu hukuksuz kararı tanımayacağımızı ifade ediyorum. Yani hangi idari makam olursa olsun; ister Cumhurbaşkanı, ister bakan, ister milletvekili, ister vali, ister kaymakam… Kim olursa olsun bu idari makamlarının hiçbirisinin hukuksuz karar alma hakkı yoktur, Anayasa’ya aykırı karar alma hakkı yoktur, yasalara aykırı karar alma hakkı yoktur. Dolayısıyla biz bu devleti yönettiğini iddia edenlerin keyfine göre hareket etmek zorunda değiliz. Biz onların keyfine göre hareket etmeyeceğiz, biz yasalara göre hareket edeceğiz. O yüzden kendi adımıza söylüyorum: Artık Anayasa’yı her seferinde ayaklar altına alan, ‘Kafama eserse milletvekilini cezaevinde tutarım, seçtiğin belediye başkanını tutuklarım, görevden alırım yerine kayyum atarım, Anayasa’ya rağmen ara seçim yapmam, üçüncü kere Cumhurbaşkanı olurum’ pervasızlığına, ‘Kafama esti, senin bu sene Taksim’de 1 Mayıs kutlamana izin vermiyorum’un eklenmesine biz eyvallah demiyoruz. Bu hukuksuzlukların normalleşmesine izin vermeyeceğiz. Bunu kabullenmeyeceğiz. Bütün yurttaşlarımız bunu bilsin.

Sonra bir çağrı yapmak istiyorum yurttaşlarımıza: Bizim ülkemiz tarihinde de dünya tarihinde de bazen böyle şeyler olur; bazen geçici olarak devleti yönetme görevi almış kişiler kendilerini böyle çok yukarılarda görürler, halka tepeden bakarlar; kanunları tanımazlar, Anayasa’yı tanımazlar. Ancak halk olmak demek her şeyden önce hakkına sahip çıkmak demektir. Halk olmak demek böyle hukuk tanımazlara hukuku hatırlatmak demektir. Halk olmak demek yasaların sana verdiği hakları sonuna kadar kullanmak, yetmediğinde, biz yurttaşlar olarak karar verdiğimizde bu yasaları, bu Anayasa’yı değiştirmek demektir. Bu ülke yurttaşlarının her şeye hakkı vardır ama yöneticiler o çizilen çerçeveye göre davranmak durumundadır. Şimdi ben inanıyorum ki hepimize düşen görev bu hukuksuz yasağı tanımamak; eşimizle, dostumuzla, çoluğumuzla, çocuğumuzla beraber işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı kutlamaktır. Bu mücadelede bizden önce yürüyen sınıf kardeşlerimizi anmak ve bu ülkeye sahip çıkmaktır.

Tekrar ediyorum, Türkiye İşçi Partisi olarak bu ülkenin tüm onurlu insanlarını, tüm emekçilerini, alın teriyle yaşayan insanları, kardeşlerimizi, yurttaşlarımızı işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma gününü kutlamak, bu mücadelede bizden önce yürüyen sınıf kardeşlerimizi anmak, bu memleketin sahipsiz olmadığını göstermek ve işçi sınıfının haklı taleplerini bu ülkenin en büyük kentinin en büyük meydanında, Taksim Meydanı’nda haykırmak üzere saat 11.00’de Mecidiyeköy’de buluşmaya çağırıyorum. Hep beraber 11.00’de Mecidiyeköy’de buluşacağız, yüzümüzü Taksim Meydanı’na döneceğiz ve bu hukuksuzluğa teslim olmadığımızı, teslim olmayacağımızı göstereceğiz.

İSTANBUL VALİLİĞİ’NE ÇAĞRI: ‘HUKUKSUZ BARİKATLARLA, KANUNSUZ EMİRLERLE BİZE ENGEL OLMAYA ÇALIŞMAYIN’

İkinci çağrım İstanbul Valiliği’ne, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne. Bakın, bizim elimizde Anayasa var, bizim elimizde Anayasa Mahkemesi kararları var, bizim elimizde mahkeme kararları var, bizim elimizde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları var, bizim elimizde sizin benzer kararlarınızı yürürlükten kaldıran İdari Mahkeme kararları var. Bunun dışında elimizde belki sadece baretlerimiz olacak, taleplerimizin yazıldığı kartonlar olacak. Ve bu taleplerle kol kola gireceğiz, Taksim Meydanı’nda uğradığımız haksızlıkları, hukuksuzlukları anlatmak, işçi sınıfının insanca yaşaması için ülkemizin yaşaması gereken dönüşüme dair fikirlerimizi paylaşacağımız bir açıklama yapacağız. O yüzden sakın ola karşımıza hukuksuz barikatlarla, kanunsuz emirlerle engel olmaya çalışmayın. Bu ülkeyi germenin, gerilim yaratmanın hiçbirinize faydası yok.

Biz kararlıyız, kararlı olmanın ötesinde bir yurttaş olarak sorumluyuz. Hem hukukun hem vicdanımızın bize yüklediği bu sorumluluğu yerine getireceğiz. Sizi de hukuka ve vicdanınızın sesine uymaya çağırıyoruz. Ha, illa barikat kurmak istiyorsanız, ülkenin dört bir yanında hırsızlar geziyor zaten. Gidin onlara barikat kurun. Ülkenin dört bir yanında emekçinin alın terine çökenler, ülkenin dört bir yanında sokaklarda çocukları, kadınları katleden katiller, uyuşturucu kaçakçıları, uyuşturucu baronları, her tür hukuksuzluğu, hırsızlığı, soysuzluğu pervasızca hayata geçirenler var; gidin onlara barikat kurun. Alın teri için mücadele eden insanların karşısına barikat kurmanın size katacağı ne var ki? Gördük Ankara’da, 17 gün barikat kurdunuz. 17 gün elinizden geleni yaptınız. Sonuç? İşçiler haklı. Şimdi de bu ülkenin işçileri, emekçileri haklılar. İlla barikat kuracaksanız, yahu dünyanın bütün katilleri Ankara’da toplanacak, onlara kırmızı halı serilecek ama bu ülkeye alın teri döken emekçilerin karşısına barikat çıkartacaksınız öyle mi? Yok! Biz bunu kabul etmeyeceğimizi söylüyoruz.

‘YARIN, HALKIN KARARLILIĞINI BU ÜLKENİN EN BÜYÜK KENTİNİN EN BÜYÜK MEYDANINA TAŞIYACAĞIZ’

Şunun farkındayız; bu ülke sabahın karanlığında evinden çıkıp gecenin karanlığında evine dönen, güneş yüzü görmeden bir ömür tüketen emekçilerin ülkesi. Bizim ülkemiz. Ama birileri bu ülkeye baktıklarında pazarlanacak bir coğrafya görüyorlar. Birileri bu ülkeye baktıklarında uluslararası suç örgütleriyle ittifak yapabilecekleri bir güç zemini görüyorlar. Birileri bu ülkeye baktıklarında bu katillerin, bu barbarların, bu haydutların dostu olabilecekleri bir siyasal iklim yaratmaya çalışıyorlar. Onlar bu ülkeye baktıklarında küçük Amerika hayalleri görüyorlar. Onlar küçük Amerika istiyor, biz özgür bir ülke istiyoruz. Onlar küçük Amerika istiyor, biz bağımsız bir ülke istiyoruz. Onlar küçük Amerika istiyor, biz eşitliğin kol gezdiği bir ülke istiyoruz. Bizim tarafımız net.

Bu nedenle, bu ideallerimizin özgürce haykırılabileceği bir ülke kurma kararlılığıyla yarın Taksim Meydanı’nda olmak konusunda da inatçıyız. Bu aynı zamanda Filistin’deki mazlumların sesini, aynı zamanda İran’da katledilen çocukların sesini, dünyanın dört bir yanında bu Trump, Netanyahu, kara düzen ittifakının katlettiği emekçilerin sesini alanlara taşıma kararlılığıdır. Dünyanın her yerinde patronları daha fazla zengin etmek için, ülkeleri daha kolay sömürebilmek için binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanı katleden katillerin kırmızı halılarla gezdiği bir ülkede hiç kimse ama hiç kimse emekçilerin 1 Mayıs’ını kutlamasını engelleyemez. O yüzden bir kez daha yurttaşlarımıza çağrı yapıyorum. Ankara’da gördük, haklı olan birleştiğinde, aklını, yüreğini, bileğini birleştirdiğinde onun önünde hiçbir güç engel oluşturamaz. O yüzden büyük bir özgüvenle yarın bir bayram sabahına uyanacağız. Umutla geleceğe bakacağız, en güzel kıyafetlerimizi giyeceğiz. Çocuklarımızı, eşlerimizi yanımıza alacağız, komşularımızı yanımıza alacağız. Hep beraber el ele, kol kola madenci baretleriyle saat 11.00’de Mecidiyeköy’de toplanacağız, yüzümüzü Taksim Meydanı’na döneceğiz ve bu ülkenin en büyük kentinin en büyük meydanına, bundan 50 yıl önce yine bizim sınıf kardeşlerimizin, annelerimizin, babalarımızın, dedelerimizin adına ‘1 Mayıs Meydanı’ dedikleri Taksim Meydanı’nda işçi sınıfının sesini, madencinin coşkusunu, halkın kararlılığını o alana taşıyacağız.

Şimdiden tüm Türkiye emekçilerinin, tüm dünya emekçilerinin 1 Mayıs’ını kutluyorum. Eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşlik dolu bir ülkeyi ve dünyayı kurma mücadelesinde eninde sonunda zaferin bizim olacağından hiç kimse şüphe etmesin. Zafer direnen emekçinin olacak.”

Example HTML page

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir