Erkan Baş’tan, ‘hayır’ açıklaması: ‘Komisyon rapor hazırlığı yaparken Akın Gürlek Adalet Bakanı olarak atandı!’

Example HTML page

Baş, “Liderler Özel” programına katılarak komisyon raporuna verdikleri “hayır” oyunun gerekçelerini paylaştı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda hazırlanan ortak rapora “hayır” oyu vermelerine ilişkin “AKP’nin Türkiye’de toplumsal bir barışı inşa etmek, Türkiye’nin sorunlarını çözmek gibi bir yaklaşımı yok. Gerçek bir barış iradesini güçlendirmek için bu tutumu aldık. Bu komisyon arka tarafta rapor hazırlığı yaparken Adalet Bakanı olarak Akın Gürlek atandı, burada bir samimiyet sorgusuna girmek gerekmiyor mu?” şeklinde konuştu.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, dün akşam Sözcü TV ekranlarında yayınlanan “Liderler Özel” programına katılarak gazeteci İpek Özbey, Sözcü TV Ankara Temsilcisi Aslı Kurtuluş Mutlu ve Sözcü TV Genel Müdürü Güney Öztürk’ün gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

Programın önemli bir bölümünde TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun raporuna ve çözüm süreci tartışmalarına ilişkin konuşan Baş; Can Atalay kararı başta olmak üzere AYM ve AİHM kararlarının uygulanmamasından Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanmasına, yeni anayasa tartışmalarından erken seçim hazırlıklarına, Meclis’teki yoklama usulsüzlüklerinden iktidarın ekonomi politikalarına, çocukların ve gençlerin geleceksizliğe mahkum edilmesinden meslek odalarındaki yönetim değişikliklerine kadar pek çok güncel başlıkta değerlendirmelerini paylaştı.

Kendisine yönetilen sorular üzerine ağırlıklı olarak komisyon faaliyetleri, ortak rapor ve rapora verdikleri “hayır” oyuna ilişkin detayları paylaşan Baş, komisyon raporuna şerh konmasına izin verilmediğini kaydederek “Meclis’in 100 yıllık tarihindeki bütün komisyon raporlarına bakabilirsiniz, arkasında şerhler var; buna şerh konmasına izin verilmedi. Bu kadar antidemokratik bir şey olmaz, neredeyse ‘hayır’ oyu kullanmayı yasaklayacaklar” şeklinde konuştu.

Raporun gerektiği biçimde okunmadığını öne süren Baş, “Mesela raporda, demokratikleşme başlığında ‘Anayasa Mahkemesi kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmalıdır’ diyor. Açık soracağım, bu zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut Anayasası’nın bir hükmü değil mi? Yani demokratikleşme diye ‘Mevcut Anayasayı uygulamak gerekir’ denir mi?” ifadelerini kullandı.

‘KOMİSYON ŞEFFAFLIĞIN BİR ARACI OLMADI’

Erkan Baş’ın İpek Özbey, Aslı Kurtuluş Mutlu ve Güney Öztürk’ün sorularına verdiği yanıtlardan öne çıkanlar şöyle:

Biz sanıyorum bu komisyonun kurulması gerektiğini ilk ifade eden partilerden bir tanesiydik. Daha önceki çözüm süreçlerinde bu tarz bir komisyonun oluşmaması meseleyi darlaştırıyor, toplumun ne konuşulduğunu bilmediği süreçler yaşanıyor ve nihayetinde süreç bitince de kim, neden bitmesine karar verdi haberimiz olmuyordu. O yüzden biz ‘Meclis’te bir komisyon kurulsun’ dedik ilk süreç başladığında. Temel amacımız neydi? Halk ne olduğunu bilsin, bu iş böyle kapalı kapılar ardında, işte arka odalarda falan değil, milletin gözü önünde konuşulsun. Herkes neyi savunuyorsa çıksın açıkça ifade etsin, vatandaş da kararını versin.

Fakat komisyon şeffaflığın bir aracı olmadı. Komisyonun bütün çalışmaları için söylüyorum, öyle şeffaf bir işleyiş olmadı. Hatırlıyorum mesela, daha ilk görüşmelerden bir tanesinde hemen kapalı oturum talep edildi. Biz o kapalı oturuma ‘hayır’ dedik, onu tutanağa geçirmekte bile zorlandık. Daha sonra da böyle aylar süren görüşmeler, dinlemeler ama bir türlü süreç yol almıyor. Ve fark ettik ki aslında mesele biraz grubu olan siyasi partilerle Meclis Başkanı’nın koordinatörler adı altında yaptıkları toplantılarla ilerliyor. Açık söyleyeyim, bizim için önemli kırılma noktalarından bir tanesi İmralı ziyaretinin komisyonda kapalı görüşülmesiydi. Bu olacak iş değil.

‘ORTADA ŞEFFAF, DEMOKRATİK, HALKIN GÖREBİLDİĞİ, NE OLDUĞUNU BİLDİĞİ BİR SÜREÇ YOK’

Şimdi mesela, ben ona da karşıyım da, diyelim ki MİT, İçişleri Bakanlığı bunların dinlenmesi sırasında birtakım istihbari bilgilerin paylaşılmasını sakıncalı bulabilir. Bunu da meşru görmüyorum ama ‘anlaşılabilir’ diyorum. Sürecin en önemli aktörlerinden bir tanesiyle görüşülüp görüşülmeyeceğini, kimlerin görüşeceğini, ne görüşüleceğini komisyon konuşacak; bunu kapalı oturum yapıyorsun, gizliyorsun halktan. Bakın ondan sonra büyük skandallar yaşandı. Hatırlayın, komisyon adına seçilen heyet İmralı’ya gitti, ‘Gitmedim’ dedi Hüseyin Yayman önce. Yani oradaki iktidar temsilcisi, halkın gözünün içine baka baka yalan söyledi. ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi odak olsun’ diye niye dedik? 80 milyonu temsil etsin diye Türkiye Büyük Millet Meclisi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 600 milletvekilini temsil etmek üzere bir komisyon kuruldu, o komisyon adına da 3 kişilik bir heyet gitti görüşme yaptı. Biz ne diyorduk başından bu yana? Şeffaflık. O görüşmenin ne yapılması lazım? Bütün yurttaşlarla paylaşılması lazımdı. Sonra ne oldu? Bırakın vatandaşı, bırakın Meclis’i; komisyona bile tutanak verilmedi. ‘Özet bir tutanak’ diye bir şey okundu, kapandı gitti.

Sonra, Suriye’de birtakım gelişmeler yaşanmaya başlandı. Biz komisyondaki üyemiz Ahmet Şık aracılığıyla hemen komisyon başkanına bir dilekçe verdik. Dedik ki, ‘Bunlar birbirini etkileyen süreçler. Bu komisyon tam da bugünler için kurulmadı mı? Hemen bu komisyonun toplanması, Suriye’deki gelişmeleri değerlendirmesi lazım’. Yanıt bile verilmedi. Komisyon toplanmadı. Günler geçti, sonra bir gün Meclis’in resmi sitesine İmralı’daki görüşmenin tamamı yapıştırıldı. Bunları şunun için anlatıyorum. Ortada şeffaf, demokratik, halkın görebildiği, ne olduğunu bildiği bir süreç yok.

‘KOMİSYON RAPORUNA ŞERH KONMASINA İZİN VERİLMEDİ’

Şimdi şöyle bir şey olabilir mi? Biz komisyonun üyesiyiz, bir temsilcimiz var. Komisyonun raporu çarşamba günü görüşülecek, pazartesi günü bize ilk defa bir randevu veriliyor, bir rapor taslağı sunuluyor. Bakın altını çizeceğim, bu belki de kamuoyunun bilmediği bir şey, ‘Şerh yazamazsınız’ diyor. Meclis’in 100 yıllık tarihindeki bütün komisyon raporlarına bakabilirsiniz, arkasında şerhler var. Buna şerh konulmasına izin verilmedi. Mesela şu anda şerhler açıklanıyor ama onlar resmi rapora girmiyor. Resmi raporun sonuna QR kodu koymuşlar; partilerin bu rapor yazılmadan önceki verdikleri, bu raporun oluşum sürecine katkı anlamında verdikleri raporlar duruyor. Bu kadar antidemokratik bir şey olmaz.

Biz bu komisyona niye girdik? Dedik ki ‘Barış önemli’. Bu memleketin gerçek bir sorunu var, bunu konuşalım, tartışalım, bunu çözelim. Ama vazgeçilmez bir şey var: Barış demokrasiyle, barış özgürlüklerle sağlanıyor. Burada çok net bir şey konuşmamız lazım bizim. Tüm dünyada, bütün siyaset tarihinde, siyaset literatüründe bir ‘güvenlikçi çizgi’ vardır, bir de ‘özgürlükçü, demokratik çizgi’ vardır ve aslında bütün tartışma budur. Biz toplumun sorunlarını güvenlikçi bir bakış açısıyla mı yoksa özgürlükleri genişleterek, demokrasiyi genişleterek mi çözeceğiz? Tartışma budur. Bizim iddiamız, tezimiz, savunduğumuz çizgi şu: Toplumdaki sorunları çözmenin yolu özgürlükleri ve demokrasiyi genişletmektir. Özgürlükleri ve demokrasiyi geliştirirsiniz. Sorunlar çözülür. Buradaki yaklaşım ise bu değil. Buradaki yaklaşım hala o güvenlikçi politikalarla bu sorunu çözeceğini iddia eden bir yaklaşım.

‘DEMOKRATİKLEŞME DİYE ‘MEVCUT ANAYASAYI UYGULAMAK GEREKİR’ DENİR Mİ?’

Ben bu raporu defalarca okudum ve üzülerek söylüyorum ki kimse raporu okumuyor. Şimdi mesela bize çok kolay eleştiri yapılıyor, ‘Siz bu rapora nasıl hayır oyu kullandınız?’ diye. Bu rapora ‘evet’ oyu vermek, bu raporun altına imza atmak demek, ‘Bu rapor benim raporum’ demek. Peki bu raporu onaylıyor mu ‘evet’ oyu veren arkadaşlarımız? Hayır. Zaten rapordaki yaklaşım yanlış, yani meseleyi ‘terör parantezi’ içerisine alıyor. Çözüm önerilerine geldiğimizde, bunu da şeffaf tartışmıyor. Bizim sorunumuz ne ya? Biz ‘Kürt sorunu’ diyoruz, raporda mesela böyle bir ifade yok değil mi? Bunu konuşmuyoruz bile. Oysa ben de iddia ediyorum terör bir sonuç. Bizim başta bu Kürt sorununu çözmemiz lazım ki raporun, komisyonun kuruluş amacı da bu değil miydi?

Üzülerek söylüyorum, kimse okumuyor raporu. Mesela rapor okunsa, en çok ne konuşuluyor demokratikleşme başlığında? ‘Anayasa Mahkemesi kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmalıdır’ diyor. Açık soracağım arkadaşlar, bu zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut Anayasası’nın bir hükmü değil mi? Yani demokratikleşme diye ‘Mevcut Anayasayı uygulamak gerekir’ denir mi ya? Daha radikal bir şey söyleyeyim, şimdi dikkat edin, Türkiye’de en çok tartışılan AYM kararlarından bir tanesi nedir şu anda? Bütün kamuoyunun bildiği Can Atalay kararı. Can Atalay ile ilgili Anayasa Mahkemesi 3 kere karar verdi. En son verdiği kararda ne diyor? ‘Ey Numan Kurtulmuş, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, yaptığınız işlem anayasaya aykırıdır’. Dolayısıyla bu raporun altına imza atan Numan Kurtulmuş’a sesleniyorum burada: Eğer siz bu raporun altındaki imzanızda samimiyseniz, yapmanız gereken şey Anayasa Mahkemesi’nin gönderdiği, masanızın üzerinde duran raporun gereğini yapmak. Ne bekliyorsunuz? Sizi Anayasa Mahkemesi kararlarına uymakta engelleyen güç kimdir?

‘KOMİSYON RAPOR HAZIRLIĞI YAPARKEN AKIN GÜRLEK ADALET BAKANI OLARAK ATANDI!’

Ya bu komisyon arka tarafta rapor hazırlığı yaparken Adalet Bakanı olarak Akın Gürlek atanıyor, şimdi burada bir samimiyet sorgusuna girmek gerekmiyor mu? Yani madem biz bu ülkede hukukun üstünlüğünden, evrensel ilkelerinden, AİHM-AYM kararlarından yanayız… İşte mesela gerçekten çok şaşırtıcı, raporun bir yerinde altını çizdim, diyor ki ‘Tutuklamanın istisnai olması gerekir’. Kime söylüyorlar bunu? Akın Gürlek, sana söylüyorlar! Akın Gürlek, duyuyor musun?

‘BU İTİRAZ, KOMİSYONUN AMACINA UYGUN ÇALIŞMIYOR OLUŞUNA BİR İTİRAZ’

Komisyon kurulurken şunu söylemiştim, ‘Barış ekmek kadar su kadar büyük bir ihtiyaç. Ama bizim bu toplumun barış özlemini, barış ihtiyacını, barış arzusunu küçük siyasi hesaplara alet etmememiz lazım’. Şimdi görüyorum ki Adalet ve Kalkınma Partisi tam da bizim söylediğimizi yapıyor. Türkiye’de toplumsal bir barışı inşa etmek, Türkiye’nin kadim birtakım sorunlarını çözmek gibi bir yaklaşımı yok Adalet ve Kalkınma Partisi’nin. Günü geçirmeye çalışıyor; ‘iktidarı koruyacak mekanizmaları nasıl harekete geçiririz’ bunların hesaplarını yapıyor, ‘buradan üç beş oy nasıl devşiririz’ bunun hesaplarını yapıyor, ‘buradan Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı adayı yapabilir miyiz’ bunun hesabını yapıyor, ‘buradan muhalefeti nasıl böleriz’ bunun hesaplarını yapıyor. Bizim ‘hayır’ oyumuz aslında sadece metne dönük bir ‘hayır’ oyu değil, bu komisyonun işletiliş tarzına bir itiraz. Bu komisyonun amacına, söylenen amaca, yurttaşa ifade edilen amaca uygun çalışmıyor oluşuna bir itiraz.

‘BURADA NE DEMOKRASİ VAR NE KARDEŞLİK VAR NE DE GERÇEK ANLAMIYLA BİR DAYANIŞMA’

Adı ne komisyonun? Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu. Ben diyorum ki burada ne demokrasi var ne kardeşlik var ne de gerçek anlamıyla bir dayanışma var. Anlatmaya çalıştığım şey bu. 21-22 tane toplantı yaptı bu komisyon, sonunda yine en başta AKP’nin MHP’nin söyledikleri rapor haline gelecekse, komisyon ne yapmış oldu? Yani mesela Cumartesi Anneleri diyor ki, ‘Bizim sözlerimizin ve taleplerimizin resmi bir raporda yer bulmaması yalnızca bize değil adalet arayan, hakikat talep eden tüm topluluğa yapılan bir haksızlıktır’. Cumartesi Anneleri bunca yıldır mücadele ediyor, bundan sonra da mücadele etmeye devam edecek. Ama gözaltında kayıplar, beyaz Toroslar, bunlar bu komisyonda gündeme gelmeyecekse nerede gündeme gelecek? Bunlara ilişkin araştırmalar, soruşturmalar, devlet adına işlenen suçlar burada konuşulmayacaksa nerede konuşulacak? Buna ilişkin bir şey var mı? Bir şey yok.

‘GERÇEK BİR BARIŞ İRADESİNİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN BU TUTUMU ALDIK’

Rapora ‘evet’ oyu veren Cumhuriyet Halk Partili komisyon üyeleri çeşitli konuşmalar yaptılar. Hepsi aşağı yukarı bizim söylediklerimizi söylüyorlar, ama rapora ‘evet’ oyu vermeyi tercih ettiler. Şimdi biz aynı gerekçelerle bu raporun altına imza atamayacağımızı söyledik ve bunu da tam tersinden şöyle yapıyoruz, gerçek bir barış iradesini güçlendirmek için bu tutumu aldık, bu herkes tarafından bilinmeli.

Sonuçta şöyle gözüküyor, hani orada bir ‘milli mutabakat’ oluşmuş durumda, ‘Siz niye bu milli mutabakatın dışındasınız’. Kusura bakmayın; ben demokrasi, özgürlükler, eşitlik tartışmak için o komisyona girdim ve sonuçta ortaya çıkan tablo bu değil. ‘Bu raporla her şey bitti, bundan sonra hiçbir şey olmaz’ falan demiyorum. Böyle bir yaklaşım içerisinde değiliz. Ama birilerinin bu işi sadece iktidarın inisiyatifine, sadece iktidarın sınırlarını çizdiği bir çerçevede bu müzakerelerin devam etmesine itiraz etmesi gerekir. Bakın çok açık söylüyorum, şerh yazılmasına izin verilmeyen bir rapor olamaz. Yani başka tartışmaları bir kenara bakalım, usulden itiraz ediyorum zaten. Nasıl olabilir? Neredeyse ‘hayır’ oyu kullanmayı yasaklayacaklar.

‘SADECE MEVCUT ANAYASAYA UYSALAR, ŞU RAPORA EKLEDİKLERİ SORUNLARIN YARISI BİTER’

Bu anayasanın temeli 12 Eylül askeri darbesinin, bu memlekette solu, sosyalistleri, işçileri, emekçileri ezmek için yapılmış bir darbenin ürünü. Ben gururla söylüyorum, bu anayasa ilk referanduma sunulduğunda açıktan ‘hayır’ diyen sadece sosyalistlerdi. Büyük ihtimalle Tayyip Erdoğan ‘evet’ oyu verdi, biz ‘hayır’ dedik. Sonra bu Anayasayı defalarca yamalayarak kendi iktidarını daha da güçlendirmek için aslında 12 Eylül Anayasasını cilalayan kişi de Tayyip Erdoğan. Bu bitmiş, tükenmiş, çürümüş anayasayı her seferinde cilalıyor. Dolayısıyla öze inerseniz ben Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu konusunda tereddütsüzüm. Biz 40 yıldır bu memlekette ‘Yeni anayasa gerekir’ diyoruz. Ama yeni anayasa kiminle yapılır? Anayasaya uyanlarla yapılır. Yani siz şimdi mevcut anayasayı her fırsat bulduğunuzda ayaklar altına alırsanız, çiğnerseniz biz sizinle hangi anayasayı tartışacağız ki? Zaten yürürlükteki yasaları, yürürlükteki anayasayı uygulamıyorsunuz. Mesela yasal düzenlemeler tartışılıyor, ben diyorum ki ‘Yasal düzenleme gerektirmeyen adımlar var şu anda atılabilecek’. Tayfun Kahraman’ın tahliyesi için yasal düzenleme gerekmiyor, Can Atalay’ın milletvekilliğinin iadesi için yasal düzenleme gerekmiyor, Selahattin Demirtaş için gerekmiyor. Sadece mevcut anayasaya uysalar, şu gün şu rapora ekledikleri sorunların yarısı bitti zaten.

‘İKTİDARIN PLANI, ERDOĞAN’IN ADAY OLABİLECEĞİ BİR ERKEN SEÇİM’

Ben iktidarın yakın zamanda bir erken seçim hamlesi yapmasını beklemiyorum. İktidarın erken seçim yapabilecek durumu yok, gücü yok. Benim gördüğümü onlar da görüyor. Yani sokakta vatandaşın tepkisini görüyor, ekonomik durumu görüyor, yoksulluğu görüyor, insanların isyanını görüyor. Dolayısıyla ben iktidar tarafından böyle bir şey beklemiyorum. Ne zamana kadar beklemiyorum onu da söyleyeyim. İktidarın planının Tayyip Erdoğan’ın aday olabileceği, tırnak içinde, erken seçim olduğunu düşünüyorum. Yani normal şartlarda biliyorsunuz Tayyip Erdoğan aday olamıyor. Bir kez daha aday olması mümkün değil. Ama eğer Meclis bir seçim kararı alırsa Tayyip Erdoğan yeniden aday olabilir. Bunu da seçim tarihine olabilecek en yakın tarih diye düşünüyorlar. Çalışmaya başladıklarını söyleyebilirim. Benim gördüğüm şey şu. Birincisi ekonomi. Ekonomide iktidar şöyle yapıyor: 2023’te iktidara geldiler; 2024, 2025, 2026’da asgari ücret, emekli maaşları, memur maaşları yerlerde süründü. Yaptıkları planın şu olduğu kanaatindeyim, 2027’de görece iyi bir zam yapacaklar, 2027 temmuzunda bir zam daha yapacaklar. 2027 kasımında da seçimi yapacaklar, hayal ettikleri şey bu. Hazırlıkları ne? Rapora da girmiş bu hazırlıkları, yeniden bir Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu. Çünkü bu iktidarın çok temel bir özelliği var, hiç aynı kanunla 2 seçime gitmez bunlar.

‘İNSANLARIN ‘BUNLAR MUHALİF’ DİYE OY VERDİKLERİ İNSANLAR AKP’YE GEÇİYOR’

‘Bu sefer kesin kaybederler’ diyemiyorum. Çünkü muhalefetin nasıl bir tutum alacağı belli değil. Sonuçta bu iktidarın, hep söylüyorum, en büyük başarısı muhalefeti parçalamak. 2023 seçimlerinden bu yana onlarca milletvekili transfer ettiler. Düşünsenize, muhalefet adına oy talep eden, insanların ‘Bunlar muhalif’ diye oy verdikleri insanlar o tarafa geçiyor. Dolayısıyla orada kombinasyonlar çok fazla. Muhalefetin dirayetine bağlı bu iktidarın yenilmesi.

Muhalefetin bence temel eksiği, hepimizi katarak söylüyorum, iktidarın belirlediği gündemler, iktidarın sınırlarını çizdiği yerler. Bazen bundan kaçamazsınız. Bunlara karşı direnmek dışındaki görevlerimizi de yerine getirmemiz lazım. Kendi oyun kuruculuğumuzu ortaya koymamız lazım. Mesela iktidar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni çalıştırmamak konusunda çok özel bir çaba içerisinde ve muhalefet bu oyunu bozmakta yeterli dirayeti gösteremiyor.

‘AKIN GÜRLEK’İN ATANMASI HERHANGİ BİR BAKAN ATANMASI DEĞİL’

Bunlar Türkiye’yi Meclis’siz yaşamaya alıştırdılar. Muhalefete orada dekor muamelesi yapmaya çalışıyorlar. Mesela muhalefetin buna izin vermemesi lazım. Yani o iç tüzük, muhalefetin söz hakkının daraltılması, komisyona şerh yazılmasına bile izin verilmemesi… Bunlar ciddi tartışma konuları haline getirilmeli. İktidar ne yapıyor? Kavga çıkartıyor.

Bizim yaşımız yeter, eski sistemde seçime giderken ne olurdu? Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Ulaştırma Bakanı istifa eder, bağımsız bakanlar gelirdi. Niye? Sembolik olarak tarafsız isimlere devredilirdi. Şimdi tam tersi oluyor, yani yeterince taraflı davranamadığından tereddüt ettikleri insanlar alınıyor, onların yerine daha taraflıları yerleştiriliyor. Akın Gürlek’in atanması herhangi bir bakan atanması falan değil. Tayyip Erdoğan diyor ki ‘Bu siyasi davaların arkasında ben vardım, emri ben verdim’. Bir taraftan da Akın Gürlek’i de güvenlik çemberine aldılar şu anda, yani bir dokunulmazlık zırhına da ihtiyacı var.

‘BENİM HEDEFİM MUHALEFET İÇİNDE KAVGA ETMEK DEĞİL, İKTİDARLA HESAPLAŞMAK’

Biz muhalefet içi tartışmalara en az dahil olan partiyiz. Biz yarışmayı şöyle tarif ediyoruz, bu iktidara karşı daha iyi mücadele etmek konusunda yarışalım. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumun sorumluluğunun %99’u AKP iktidarında, Saray İktidarı’nda, Cumhur İttifakı’nda. Dolayısıyla şimdi ben onu bırakıp muhalefetle uğraşamam. Ama o kavgayı verirken zaman zaman muhalefetin çeşitli unsurlarıyla farklı yaklaşımlar geliştirebiliriz. Orada da biz, devrimcilik biraz böyle bir şey, bazen tek başına da kalsan doğruyu söylemekte inat edeceksin. Yeri geldi söyleyeyim, Türkiye’de NATO zirvesi yapılacak değil mi temmuz ayında? Kusura bakmasınlar, biz buna sonuna kadar karşı çıkacağız. Şimdi düşünsenize, bu bütün dünya konuşuyor değil mi, Epstein belgeleri? Şimdi bu belgelerde adı geçen isimler Türkiye’ye gelecekler, dünyanın nasıl demokratikleşeceği konuşulacak. Biz de bunlara kırmızı halılar sereceğiz, sarayda misafir edeceğiz, Meclis’e gelecekler falan… Olacak iş mi? Bu kavgayı vereceğiz. Bu muhalefet içinde bir farklılaşmaysa farklılaşma ama benim hedefim muhalefet içinde kavga etmek değil. Benim hedefim kendisini yerli milli olarak pazarlayan ama Trump’ın dostu olmakla övünen bir iktidarla hesaplaşmak.

Köprülerin satılmasını konuşuyoruz yeniden, doğru mu? Diyor ki ‘Gelirini satacağız’ falan filan. Tayyip Erdoğan şu an evini satmaya karar verse, tapu müdürlüğüne gitse, tapu müdürü bakacak kimliğine, ‘Yaşınız ileri, bir heyetten sağlık raporu alın’. Ama memleketin köprülerini satıyor, imza atıyor altına. Bu haldeyiz, ülkemiz bu halde ve kime ne verdiğini bilmiyoruz. Ben o yüzden muhalefet içerisinde bir tartışmanın tarafı değilim. Ama muhalefetin tüm bunları daha etkili biçimde hayata geçirmesi için her türlü iş birliğine açığım.

‘BAKAN MEMLEKETTE ÇOCUKLARI AÇ BIRAKIYOR, RAMAZAN GELİNCE ORUÇ ÇETELESİ TUTUYOR’

Hatırlayın, bu Bakan Meclis’e geldiğinde biz bir talepte bulunduk bakanlığa bütçe tartışmaları sırasında. Sanıyorum 100 binin üstünde matbu imzayı doğrudan Bakan’ın kendisine teslim ettik ve dedik ki, ‘Okullarda çocuklar aç. Bu bütçenin sadece yüzde 1,5’u ile tüm devlet okullarındaki çocuklara bir öğün yemek verebilirsiniz’. Burada yurttaşlar kendi kendilerine şunu sorsunlar, ben size de sorayım: Cebinizde 100 TL var, 1,5 TL’sini verdiğinizde memleketimizde aç çocuk kalmayacak; bunu vermeyecek bir insan var mıdır? Bakan memlekette çocukları aç bırakıyor. Bu Bakan memlekette çocukların MESEM adı altında en ağır şartlarda çalıştırılması için sürekli zorlayıcı müdahalelerde bulunuyor, öyle bir düzen kuruyor. Orada çocuklar hayatlarını kaybediyor. Memlekette çocukları aç bırakıyorsun, memlekette çocukların yoksulluğu üzerinden bir yeni rant düzeni oluşturuyorsun, çocukların ölümüne sebep oluyorsun; sonra Ramazan ayı geliyor, çocuklar oruç tutuyor mu, namaz kılıyor mu, Kur’an okuyor mu, bunların çetelesini tutuyor. Gerçekten aklım almıyor; bunlara bu aklı kim veriyor, bunları kim yönlendiriyor? Çocuk bu, çocuk! Senin işin o çocuğun karnını doyurmak! Senin işin o çocuğun eğitim alabilmesini sağlamak! Senin işin o çocuğun yaşamasını sağlayabilmek, yaşayabileceği bir ülke bırakabilmek. İşte laiklik bunun için önemli. Bu silahı ellerinden almamız lazım.

‘İKTİDARIN EKONOMİK SİSTEMİ İSTİKRARLI: ÜCRETLERİN BASKILANMASI, VERGİ ADALETSİZLİĞİ, KAMUSAL KAYNAK DAĞITIMI’

Ben ‘Mehmet Şimşek programı’ lafını kullanmayı sevmiyorum; o doğrudan Saray’ın programı, Tayyip Erdoğan’ın altında imzası olan program. ‘Ekonomiden ben sorumluyum’ diyen de kendisiydi zaten. Ama bizim yaklaşımımız şu, biz ortada bir iş bilmezlik, bir hata, bir kaza olduğunu falan düşünmüyoruz. Tam tersine bir sistematik politika olarak, bir tercih olarak bunların yapıldığını düşünüyoruz. Burada bugün çok sistematik, istikrarlı biçimde 3 ayak üzerinden yürüyen bir model var. Bir tanesi ücretler baskılanıyor, mümkün olduğunca aşağı çekiyorsunuz. Her birimiz anne babamızdan daha çok çalışıyoruz ama onlardan daha kötü koşullarda yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Bu tarihsel bir kırılma, Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir kuşak kendinden önceki kuşaktan daha zor koşullarda yaşıyor. İki, vergi adaletsizliği. Türkiye’de az kazanan çok vergi veriyor, çok kazanan hiç vergi vermiyor. Onlara sürekli aflar, indirimler geliyor. Üçüncüsü de işte bu özelleştirmelerde örneğini gördüğümüz kamusal kaynak dağılımı. Aslında istikrar var bu iktidarda; Türkiye’de zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oldu.

‘OKULA GİTMEYEN ÇOCUKLARIN BİR KISMI TARİKATLARDA, BİR KISMI TORNADA, BİR KISMI TORBADA’

Ben bu iktidarı pek çok açıdan eleştiriyorum başından bu yana. Ama şunu özellikle söylemem lazım: En büyük suçları nedir derseniz; bu memleketin geleceğini yok ettiler. Bir ülkede siz çocukları, gençleri artık o ülkede yaşamaz hale getirirseniz; eğitim alamaz hale getirirseniz, çalışamaz hale getirirseniz, sorgulayamaz hale getirirseniz…

Bizim ‘bir öğün yemek’ kampanyası, MESEM meselesine karşı yürüttüğümüz mücadele, özellikle velileri yan yana getirmeye, örgütlemeye dönük çabamız hepsi aslında bu memleketin geleceğine dönük bir sorumluluğun parçası. Şimdi öyle bir ülke düşünün ki insanlar okuyamıyor, okusa mezun olamıyor, mezun olsa iş bulamıyor, iş bulsa yaşayamıyor. Öbür tarafta da örneğin mahallede torbacılık yaparak çok kısa yolda para kazanıyor. İşte bu çetelerin, suç örgütlerinin parçası haline gelerek çok kısa yolda para kazanma, güç elde etme vaadi bir ‘lanet’, çok kötü ama görülebilen bir gelecek kurgusu. Dolayısıyla gençlerimiz maalesef buraya doğru kayboluyor. O yüzden ben şeye itiraz ederim, bunlar böyle münferit olaylar falan değil. Bu Türkiye gerçekliğinin gençlerimize bir yansıması.

Her geçen gün biz şunu görüyoruz, mesela okulda olması gereken çocukların okulda olmadığı rakamlar açıklanıyor değil mi? 300 binler, 400 binler, 500 binler konuşuluyor. E nerede bu çocuklar? Bir kısmı tarikatların elinde, bir kısmı ‘tornada’, bir kısmı da ‘torbada’. Yani çetelerin kucağına itilmiş durumda bu çocuklar. Burada iktidarın sorumluluğunu göz ardı etmemek lazım. Çocuklarımıza biz sahip çıkmazsak kimse sahip çıkmayacak.”

Example HTML page

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir