Erkan Baş: Bu ülke Erdoğan’ın iki dudağına sığmaz!
Baş, Meclis’te düzenlediği haftalık basın toplantısında konuştu.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Meclis’te düzenlediği haftalık basın toplantısında 1 Mayıs’ı İstanbul’da Taksim Meydanı’nda kutlama kararı aldıklarını hatırlatarak “Erdoğan ‘hayır’ dediği için Taksim polis ablukasına alınacak ve emekçiler engellenmeye çalışılacak. Biz bunu kabul etmiyoruz, bu ülke Tayyip Erdoğan’ın iki dudağına sığmaz” ifadelerini kullandı.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde düzenlediği haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.
Dün Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir okulda yaşanan silahlı saldırının, Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyenlerin hayallerinin gerçekleşmiş hali olduğunu ifade eden Baş, “Adnan Menderes, Celal Bayar ve Nihat Erim huzur içindedir şimdi. Onların yolundan gidip Denizleri idam edenler, Mahirleri katledenler, bağımsızlık için mücadele edenleri terörist, düşman ilan edenler, mutlu musunuz? İstediğiniz ülke budur, hayrını görün” şeklinde konuştu.
Baş, “Urfa’da yaşananlar da Ege Üniversitesi’nde yaşananlar da Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması da suç örgütü liderinden rüşvet alan kişinin Yargıtay üyesi olması da münferit değil” diyerek söz konusu dosyaların tozlu raflarda unutulmayacağını, adaletin mutlaka tesis edileceğini dile getirdi.
Partisinin 1 Mayıs’ta Taksim’de olma kararını da hatırlatan Baş, meselenin bir meydan inatlaşmasını olmadığının altını çizerek, “1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının 50. yıl dönümünde, bir kez daha Taksim’den en güçlü biçimde milyonlarca emekçinin sesini duyurması için alanlara çıkmasını istiyoruz ve bunun için mücadele ediyoruz” şeklinde konuştu.
‘DÜN URFA’DA YAŞANAN OLAY ‘KÜÇÜK AMERİKA’ OLMAKTIR’
TİP Genel Başkanı Erkan Baş, basın toplantısında şunları kaydetti:
“Bildiğim kadaıyla 12 Mart darbecilerinin göreve getirdiği Nihat Erim’e ait bir söz var; ama aynı söz Adnan Menderes’e de, Celal Bayar’a da atfediliyor. Aslında hangisi söylese onun sözü diye sayabiliriz, birbirlerinden bu açıdan en küçük bir farkları yok. Bugün hatırlatmak istediğim söz şudur, bu sağcı siyasilerin Türkiye’ye biçtikleri bir misyon vardı, diyorlardı ki ‘Yakın gelecekte Türkiye ‘küçük Amerika’ olacak’. Bu iktidarların hedefi Türkiye’yi küçük Amerika yapmaktı. Ülkemiz küçük Amerika olsun diye düşünenler, NATO postallarıyla bu ülkenin gençlerini idama yolladılar. Hayallerinde Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyenler, ülkemizin dört bir yanını Amerikan üsleriyle, Amerikan askerleriyle, Amerikan postallarıyla dolu bir ülke haline getirdiler. Deyim yerindeyse 50-60 yıllık siyasi faaliyetlerinin temel motivasyonu, derdi ve hedefi Türkiye’yi küçük Amerika yapmaktı.
Dün Urfa’da yaşanan saldırıları, görüntülerini izlerken ve haberlerini takip ederken aklıma bu geldi. Amerika’da çok sık gördüğümüz bir saldırının benzerini maalesef dün Urfa’da yaşadık. 2007 doğumlu bir öğrenci eline tüfeğini alıyor, okulun eski bir öğrencisi olarak öğrenci, öğretmen, kantin görevlisi demeden önüne ne çıkarsa 16 kişiyi yaralıyor. Yakalanacağını anlayınca da intihar ediyor. İşte bu küçük Amerika olmaktır.
‘HAYAL ETTİĞİNİZ TÜRKİYE BUYDU, HAYRINI GÖRÜN’
Hemen arkasından Vali açıklama yapacak; daha o açıklamayı yapmadan önce bir valinin ne diyebileceğini düşündüm. Tabii ki ‘olay münferit’ diyecek, ‘okulumuz çok başarılıdır’ diyecek, ‘öğrencinin psikolojik rahatsızlıkları vardı’ diyecek. Eğer bir tane olaydan Türkiye’nin küçük Amerika olduğuna dair daha büyük sonuçlar çıkartmayacaksanız gerçeklerden kaçacaksınız. Bir öğrencinin eline tüfek alıp okulu basıp onlarca kişiyi mermi yağmuruna tutmasına bu ülkede birilerinin cevap vermesi gerekir. Okullarda öğretmenlerin öldürüldüğünü, akademisyenlerin hayatını kaybettiğini hatırlatma ihtiyacı hissediyorum. Kısa bir süre önce İstanbul’da bir öğretmenimiz hayatını kaybetti, ondan önce bir akademisyen yine eski bir öğrencisinin saldırısıyla hayatını kaybetti. Bugün çok daha acı bir olayla karşı karşıyayız ve ‘olay münferit’ deniliyor. Hangisi münferit? Okulda öğretmenin veya akademisyenin öldürülmesi mi münferit? Hiç lafı dolandırmayalım beyler; işte istediğiniz oldu, hayal ettiğiniz Türkiye buydu. Küçük Amerika yapmak istiyordunuz, işte Amerikan rüyası gerçek oldu. Adnan Menderes, Celal Bayar ve Nihat Erim huzur içindedir şimdi. Onların yolundan gidip Denizleri idam edenler, Mahirleri katledenler, bağımsızlık için mücadele edenleri terörist, düşman ilan edenler mutlu musunuz? İstediğiniz ülke budur, hayrını görün.
‘BU TABLO BİZİ TEDİRGİN EDİYOR, ÇÜNKÜ ÜLKE GELECEĞİNİ KAYBEDİYOR’
Maalesef ülke sizin hayalini kurduğunuz o ‘küçük Amerika’ olma noktasına geldiğinde milyonlarca insanın yüreği yanıyor. Sokak ortasında gündüz vakti infazların yaşandığı, sokaklarda çetelerin ve mafyanın kol gezdiği, hakkını arayan herkesin polis şiddetine maruz kaldığı ve her şeyin parayla çözüldüğü bir ülke haline geldik. Dünyanın en ağır suçlarını işliyorsunuz; ama cebinizde bol para varsa ve iktidarda tanıdıklarınız varsa en küçük bir ceza almadan kurtuluyorsunuz. İşte küçük Amerika budur. Gidin o dostunuz Trump’tan alkış alın, bugün o alkışı hak ettiniz. Türkiye’yi küçük Amerika haline getirdiniz; dostunuz Trump sizi bugün alkışlasın, siz de ‘Trump bizi alkışladı’, ‘Trump bize göz kırpıyor’ diye manşetler atın; çünkü mutluluğunuzun kaynağı budur. Sizi mutlu eden bu tablo bizi inanılmaz tedirgin ediyor; çünkü Türkiye geleceğini kaybediyor. 15-16 yaşında çocuklarımızın hayatını kaybetmesinin yanında artık seri cinayetler işlemek üzere planlar yapan, düne kadar beraber okuduğu sıra arkadaşlarını, öğretmenini ve okul görevlilerini gözünü kırpmadan öldürme kararıyla hareket edenleri görüyoruz. Bir ülke için para veya itibar kaybederseniz geri kazanırsınız; ama gençliğinizi, çocuklarınızı ve geleceğinizi kaybediyorsanız artık birilerinin bu gidişata dur demesi, freni sıkması lazımdır.
‘BEYEFENDİLERE SOSRARSINIZ BÜTÜN YAŞADIKLARIMIZ MÜNFERİT’
Bir tarafta tablo budur, öbür tarafta MESEM’lerde patronlar 3 kuruş fazla para kazansın diye çocuklar hayatını kaybediyor. Çocuklar okula aç gidiyor, okulda kantine uğrayamıyorlar, kantin önünden geçemiyorlar. Türkiye’yi getirdiğiniz hal, küçük Amerika budur. Zenginle yoksul arasındaki farkın dağları tepeleri aştığı, gelir farkının 350 kat olduğu bir Türkiye yarattınız. Sonra bize ‘Milli Eğitim Bakanını niye eleştiriyorsunuz?’ diye soruyorlar. Milli Eğitim Bakanını eleştirmeye bile gerek yok artık, yarattığı bu tablonun sonucu olarak bir parça haysiyeti ve vicdanı olsa zaten istifa etmesi ya da görevden alınması gerekir. Çocuklar aç olduğu için, okullar güvensiz olduğu için Milli Eğitim Bakanlığını eleştiriyoruz. Öğretmenler derste eve ekmek götürmeyi, faturaları ve yol parasını düşündüğü, hayatını nasıl idame ettireceğini hesapladığı için Milli Eğitim Bakanını eleştiriyoruz. Çocuklarımızın geleceğini katlettiği için eleştiriyoruz. Ama beyefendilere sorarsanız bütün bu yaşadıklarımız münferittir.
‘‘MÜNFERİT’ DİYENLERİ UYARIYORUM: ÇOCUKLARIMIZIN BAŞINA GELEN HER ŞEYDEN SİZ SORUMLUSUNUZ’
Dün o olay yaşandı, ‘münferit’ açıklamalarıyla konu kapatılacak. Birkaç saat sonra Ege Üniversitesi’nden bir haber geldi. Türkiye’nin bu koşullarında pek çok öğrenci öğrencilik yapmakla beraber çalışmak zorunda kalıyor. Eğer iktidarın yakın çevresindeyseniz iş insanı dostlarınıza çocuklarınızı okutturabilirsiniz; onlar burs verir, yurt dışına, dünyanın en iyi okullarına gönderirler. Ama yoksul ve emekçi çocuğuysanız bu şansınız yoktur. İktidarın bir parçasıysanız belediye sizdeyken tek gün çalışmadan milyonluk burslar alırsınız, sonra da gelir burada AKP sıralarında milletvekilliği oynarsınız. Milyonlarca öğrenci için eşitsizlikler, niteliksiz eğitim, artan barınma ve yaşam maliyetleri, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar derinleşince öğrenci arkadaşlarımız bir öğrenci sendikası kuruyorlar. Haklarını aramak istiyorlar; ama ‘ırmağının akışına ölürüm Türkiye’m’ deyip ülkeyi küçük Amerika haline getirmeye çalışanlar, palalarıyla ve satırlarıyla üniversitenin içinde öğrencilere saldırıyorlar. Özel güvenlik ve bütün yetkililer izliyor; adamlar palayla bıçakla hakkını arayan, örgütlenme çağrısı yapan öğrenciye saldırıyorlar. Sonra ellerini kollarını sallayarak okuldan ayrılıyorlar. Alın size bir münferit vaka daha. Çok büyük ihtimalle o saldırganlarla ilgili en küçük bir soruşturma açılmayacak, savcılık olayın üzerini kapatacak. Madem bunlar münferit hadiseler, gereğinin yapılmasını, saldırıda bulunanlar hakkında soruşturma ve dava açılmasını bekleriz. Ama göreceksiniz bunların hiçbiri olmayacak. ‘Bunlar münferit vakalar’ diyenleri uyarıyorum; çocuklarımızın başına gelen her şeyden siz sorumlusunuz. Özellikle üniversitelerde bu arkadaşlarımıza dönük herhangi bir saldırı girişiminde daha bulunulursa, herhangi birinin tırnağına zarar gelirse iki elimiz yakanızda olacak.
‘MAHİR POLAT’IN 100 LİRALIK BANKA HAREKETLERİ SORGULANIRKEN, SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ BAŞSAVCININ ARABASININ PARASINI ÖDÜYOR’
Öyle bir ülkede konuşuyoruz ki Adalet Bakanı hakkında yolsuzluk iddiaları ayan beyan ortaya saçılmış ve Bakan bu iddiaların muhatabı haline gelmiş. Adalet Bakanı zaten bütün kişisel hayatı boyunca siyasi davaların organizatörü haline gelmiş; iktidar adına bütün siyasi davalarda istisnasız iktidarın istediği kararları çıkartmış. Sonra bunun bir ödülü olarak Adalet Bakanı olmuş ve bu çarkın, bu sistemin en tepesine yerleşmiş. Bu sistemin en tepesine böyle birinin yerleşmesi de münferit bir hadise değil. Tepeden tırnağa, baştan ayağa öyle bir düzen kurmuşlar ki elinizi nereye atsanız başka bir rezillikle karşılaşıyorsunuz.
Bu rezilliği okurken hala şaşırdığımı söylemem lazım: Bir suç örgütü lideri olan Ayhan Bora Kaplan, Ankara Başsavcısına araç tahsis etmiş; üstelik IBAN üzerinden para transferi yapıyor, oraya ‘araç kaporası’ veya ‘araç bedeli’ diye yazmış. Bir suç örgütü lideri, yaşadığı şehrin başsavcısının araç parasını ödediğini banka işlemine yazmaktan çekinmiyor. Akın Gürlek için ‘Bu adam salak mı, bütün gözler üzerindeyken bunları niye yapsın, bu riski niye alsın?’ diyorlar. Mesele salaklık veya risk almak değildir; ihmalkârlık veya aptallık da değildir. Mesele düpedüz bir cüret gösterisi, düpedüz meydan okuyorlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında Mahir Polat’ın 50-100 liralık banka hareketleri sorgulanırken, burada suç örgütü lideri başsavcının arabasının parasını ödüyor. O başsavcı bugün Yargıtay üyesi oluyor ve hala yargıda görev yapıyor. Bindiği arabanın parasını kimin verdiğini ve karşılığında ne kararlar çıktığını çok merak ediyorum. HSK Başkanının Akın Gürlek olduğu bir ülkede, kurdun kuzuyu emanet aldığı bir düzende bunun hesabını kim soracak? Tek bir yanıtı vardır: Biz, yurttaşlar, hepimiz. Orada bağımsız ve tarafsız mahkemelerin adil kararlar verebileceği bir süreç yoktur.
‘BUGÜN GÜÇLÜ VE İKTİDARDASINIZ AMA SANMAYIN Kİ BU DOSYALAR UNUTULACAK’
Urfa’da yaşananlar da, Ege Üniversitesi’nde yaşananlar da, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması da, suç örgütü liderinden rüşvet alan kişinin Yargıtay üyesi olması da münferit değil. Sorumluluk hepimizde. Bunların karşısına dikilip ‘yazıklar olsun size’ diyeceğiz. Bugün güçlü ve iktidardasınız ama sanmayın ki bu dosyalar tozlu raflarda unutulacak. Günü geldiğinde her biri o raflardan indirilecek; söz veriyoruz bu ülkede gerçek bir adaleti tesis edeceğiz ve bu, suç işleyenlerin, halkın hakkını yiyenlerin yargılanmasıyla olacak.
‘GÜLİSTAN DOKU’NUN AİLESİNE ‘KIZINIZ İNTİHAR ETTİ’ DİYEN VALİNİN OĞLU VE KORUMASI GÖZALTINA ALINDI’
Kadın cinayetleriyle ilgili dijital anıt sitesi olan bir ülke haline geldik. Bu ülkede dijital bir anıt sitesi yapıldı ki kadın cinayetlerinde hayatını kaybedenleri unutmayalım. Böyle bir ülkede bu saydıklarım münferit olabilir mi? 2026 yılının henüz 4. ayındayız ve 121 kadın cinayeti işlenmiş, ama bütün bakanlar görevine devam ediyor. Şimdi Adalet Bakanı bir imaj kampanyası başlatmış ve Gülistan Doku dosyasını yeniden açmışlar. Ailesine tüm yurttaşlar adına teşekkür etmeliyiz; çünkü bütün söylenenlere rağmen 7 yıldır bu davanın takipçisi oldular ve adalet aramayı asla terk etmediler. Bu aileye dönemin valisi Tuncay Sonel ‘Yasınızı tutun, kızınız intihar etti’ demişti. Bir kadın kayboluyor, ailesi devletten yardım istiyor ve ildeki en üst düzey yetkili olan Vali ‘Kızınız intihar etmiş, unutun’ diyor. O vali sonra İçişleri Bakanlığı’nda müfettiş oluyor; ama işte onun oğlu ve yakın koruması şimdi cinayetten gözaltına alınmış durumdadır. Adalet arayan aile ve kadın mücadelesi olmasa yitirdiklerimize son görevimizi dahi yerine getiremeyeceğimiz bir ülke yarattılar. Suçu işleyen asıl can güvenliğimizi korumakla sorumlu kişiler olduğunda yapacak hiçbir şey kalmıyor. Bu iş bizlerin elindedir. Anıt sayaçlara ihtiyacımız olmadığı günleri kurana kadar bu haksızlıklara, hukuksuzluklara ve cinayetlere yol açan, bu ülkeyi kapkara hale getiren adı ‘ak’ iktidara karşı en kararlı biçimde mücadele etmeye devam etmeliyiz. Mücadele etmediğimiz her gün bu iktidarın devamlılığını sağlayacak yeni cinayetler, katliamlar, hırsızlıklar ve yolsuzluklarla karşı karşıya olacağız.
‘TÜM SEÇMENLERİN İRADESİ ŞU ANDA SİLİVRİ’DE ESİR TUTULUYOR’
Değerli yurttaşlar, size Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altından sesleniyorum ve 23 Nisan’a 8 gün kalmış durumda. Meclis Başkanı dahil AKP’li milletvekillerinin önemli bir bölümünün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın ne anlama geldiğini bilmediğini düşünüyorum. Haftalardır Numan Kurtulmuş’a bir soru soruyorum: Tarihe nasıl geçeceksiniz? Ulusal egemenliğin ifadesi olan seçme ve seçilme hakkının kullanılması adına atmanız gereken adımı atmak için şimdi 8 gününüz kaldı. Numan Kurtulmuş’la ben İstanbul 3. bölgede seçildik. Arnavutköy, Bahçelievler ve Bakırköy’deki seçmenlerin oyuyla milletvekili olduk. Arnavutköy’deki vatandaşın seçme ve seçilme hakkı varken Samandağ’dakinin, Reyhanlı’dakinin, Defne’dekinin ve Bağcılar’dakinin niye yoktur? Neden Can Atalay burada değil, hangi kararla, hangi hukukla? Yapılması gereken tek şey Anayasa Mahkemesi’nin TBMM’ye gönderdiği kararın gereği olarak Can Atalay’ın Meclis kütüğüne kaydının yapılması. Bu sadece Hatay’ın sorunu değil, milletvekili sadece seçildiği yerden sorumlu değildir; bütün ülkeye karşı sorumludur. Samandağ’ın, Defne’nin, Arsuz’un, Reyhanlı’nın ve Antakya’nın değil, tüm seçmenlerin iradesi şu anda Silivri’de esir tutulmaktadır ve 8 günümüz var. 23 Nisan’ı böyle geçirmemek için gereğini yapmanız gerekiyor.
‘BU ÜLKE KÜÇÜK AMERİKACILARIN DEĞİL, EMEKÇİLERİN ÜLKESİ’
Anayasasız ülke yönetme haline son vermemiz lazım. 15 gün sonra 1 Mayıs ve bu tarihin özel bir anlamı var. 1976’da Taksim’de ilk defa merkezi ve güçlü bir kutlama yapılmış, yüz binlerce işçi bir araya gelmiş ve Taksim Meydanı’nın adı ‘1 Mayıs Meydanı’ olarak tarihe geçmiştir. Bu ülke bizim ülkemiz, bu ülke sabah karanlıkta evden çıkıp gün battıktan sonra dönen milyonlarca emekçinin ülkesi. Birileri burayı küçük Amerika yapma hayaliyle yanıp tutuşuyor olabilir; ama bu ülke küçük Amerikancıların değil, emekçilerin ülkesidir. Onlar ülkeye baktıklarında ‘nasıl para kazanırız’, ‘nereyi nasıl peşkeş çekeriz’ ve ‘nereyi paraya dönüştürürüz’ sorularını soruyorlar. Biz ise eşit, özgür ve barış içinde yaşanacak bir yurt görmenin mücadelesini veriyoruz. Onlar yasaklanacak meydanlar görüyor, biz ise el ele sahip çıkacağımız meydanlar görüyoruz. Onlar kar, rant ve inşaat gördükleri için Gazze, Suriye ve İran yerle bir ediliyor. Ama biz 1 Mayıs’ta hak ettiğimiz günleri yaşamak için alanlara çıkacağız. Tüm Türkiye’deki emekçileri her ilde 1 Mayıs’ta en güçlü biçimde birleşik ses çıkarmaya; haksızlıklara, hukuksuzluklara ve bize reva görülen cehennem hayatına karşı hep birlikte sesimizi yükseltmeye çağırıyorum.
‘ANAYASA HAK TANIRKEN ERDOĞAN ‘KUTLAYAMAZSIN’ DEDİĞİ İÇİN 1 MAYIS’TA TAKSİM YASAKLANIYOR’
Türkiye İşçi Partisi olarak 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının 50. yıl dönümünde, bir kez daha Taksim’den en güçlü biçimde milyonlarca emekçinin sesini duyurması için alanlara çıkmasını istiyoruz ve bunun için mücadele ediyoruz. Mesele bir meydan inatlaşması değildir. Can Atalay’ın görevini yapması engellenirken, ara seçim yapılması gerekirken ‘keyifleri istemediği’ için anayasa ayaklar altına alınıyor. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Tayfun Kahraman ve Osman Kavala anayasa hükmüne rağmen cezaevinde tutuluyor. Anayasa Mahkemesi’nin 2014-2015 yıllarına ilişkin kararları Taksim Meydanı’nın işçi hareketi için tarihsel ve simgesel önemini, devletin barışçıl gösteriler için uygun koşulları sağlama yükümlülüğünü vurgulamaktadır. AİHM, DİSK ve KESK’in başvurusu sonucunda 1 Mayıs yasağını ihlal kararına bağlamıştır. Hukuki açıdan Anayasa, 2911 sayılı yasa ve mahkeme kararları Taksim’de kutlama hakkını tanırken, Tayyip Erdoğan ‘kutlayamazsın’ dediği için yasaklanıyor. Hiç kimse yasaların ve kurumların üstünde değildir.
‘BU ÜLKE ERDOĞAN’IN İKİ DUDAĞINA SIĞMAZ!’
TBMM iradesi de 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması yönündedir; çünkü komisyon raporu mahkeme kararlarının uygulanmasını istemektedir. Erdoğan ‘hayır’ dediği için Taksim polis ablukasına alınacak ve emekçiler engellenmeye çalışılacak. Biz bunu kabul etmiyoruz. Gazze’yi ve İran’ı bombalayan katilleri Ankara’da kırmızı halıyla karşılayacaksınız, onlar istediği sokağa gireceK, ama işçiye, emekçiye gelince yasaklayacaksınız. Yok öyle! Hem Türkiye’nin dört bir yanında kitlesel biçimde kutlayacağız hem de Taksim’de ‘Bu ülke Tayyip Erdoğan’ın iki dudağından büyüktür’ diyeceğiz. Bu ülke Tayyip Erdoğan’ın iki dudağına sığmaz!
Uluslararası karşı devrimin ‘kara düzen’ koalisyonunun dört atlısı Trump, Orban, Netanyahu ve Tayyip Erdoğan’dır. Orban’ın yıkılmasından memnunuz; Trump ve Netanyahu da yıkılacak, Tayyip Erdoğan’ın iktidarı da mutlaka yıkılacak. Kendi ikballeri için insanların ölüm fermanlarını imzalayanlar tıpış tıpış gidecekler.”



