Kavganın içinde doğan bir güneş

Bu yıl işçiler, salgın koşullarında, yasaklarla 1 Mayıs’a girecekler. Salgında fabrikalar tıkır tıkır çalıştı. Emekçiler için aşıda öncelik düşünülmedi. En fazla zarar gören işçi oldu. Sendikalar ise sürece damga vuracak bir çıkış ortaya koyamadılar.
Kavganın içinde doğan bir güneş

Sendika Uzmanı Can ŞAFAK BirGün Gazetesinde kaleme aldığı yazısında şu ifadelere yer verdi;

1 Mayıs, Amerika’da, Avrupa’da, Rusya’da, Japonya’da işçi sınıfının 19. Yüzyıl’ın ortalarından başlayarak ‘sekiz saatlik işgünü’ talebiyle verdiği çetin mücadeleler içinde doğdu. Amerika Ulusal İşçi Birliği, 1886’da 8 saatlik işgününün yasayla tanınması için kampanya başlattı. Amerikan İşçi Sendikaları Federasyonu daha 1884 kongresinde, işçilerin yasaların çıkmasını beklemeden 1 Mayıs 1886’dan itibaren günde sekiz saatten fazla çalışmayacaklarını açıklamıştı. Ve 1 Mayıs 1886’da Amerika’da pek çok kentte kitlesel gösteriler yapıldı. Amerikan Emek Federasyonu’nun 1888 kongresinde ve II. Enternasyonal’in 1889’da Paris’te toplanan kuruluş kongresinde 1 Mayıs 1890 ‘sekiz saatlik işgünü’ için eylem günü olarak kabul edildi. 1 Mayıs 1890’da büyük kitle gösterileri örgütlendi. Londra’daki 1 Mayıs gösterisine yarım milyon işçi katıldı. 1 Mayıs eylemlerine damgasını vuransa olağanüstü etkileyici ama elbette şematik bir slogan ya da deyişti: “Sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku, sekiz saat canımız ne isterse!” Ve o gün bu gündür 1 Mayıslar, ‘sekiz saatlik işgünü’ şiarını akla getirmektedir.

İŞÇİ HAREKETİNİN YÜKSELİŞİ

Çetin mücadelelerin üzerinden neredeyse yüz elli yıl geçti. Yüz yıldan daha uzun bir süre önce, 1919’da Washington’da toplanan ILO kabul ettiği ilk uluslararası sözleşme, sanayi kuruluşlarında çalışma sürelerinin haftada kırk sekiz, günde sekiz saatle sınırlandırılmasını öngörmekteydi. ILO sonraki yıllarda çalışma süresini daha da aşağı çeken sözleşmeler de kabul etti. Bu sözleşmeler çalışma sürelerine ilişkin uluslararası hukuk normlarının oluşmasında etkili oldular.
Türkiye’de 1936 tarihli 3008 sayılı İş Yasası ile çalışma süresi günde sekiz, haftada kırk sekiz saat olarak belirlendi. 1967 tarihli 931 ve 1971 tarihli 1475 sayılı İş Kanunlarında da bu kural sürdürüldü. 1475 sayılı İş Kanunu’nda 1983 tarihinde yapılan değişiklikle haftalık çalışma süresini 45 saat olarak belirleyen hüküm, halen yürürlükte.

70’lerde Türkiye’de de sendikalar çalışma sürelerinin düşürülmesi mücadelesini sömürünün sınırlandırılmasının bir yolu olarak toplu pazarlık hedefleri içine aldılar. Bu Kimi kazanımlar da elde edildi. Ne var ki, kazanımların tamamı, 1980 12 Eylül’ünün ardından zorunlu tahkim yoluyla ve Yüksek Hakem Kurulu eliyle toplu iş sözleşmelerinden bir ayıklandı.

kavganin-icinde-dogan-bir-gunes-871008-1.
Sendika Uzmanı Can Şafak

KAPİTALİZMİN RUHU

Bugün, 21. Yüzyıl’ın ilk çeyreği biterken ve Türkiye’de haftada altı gün ve günde sekiz saatlik çalışma düzeninin yasalaşmasının üzerinden seksen beş yıl geçmişken, çalışma sürelerinin düşürülmesi artık hedef değil uzak bir temenni.
Türkiye’de çalışma süresi haftada kırk beş saat, işçinin haftada bir gün hafta tatili hakkı var. Ama iş hukukunun temel değerlerini, hatta varlık nedeni olan ‘işçiyi koruma ilkesi’ni tersyüz ederek getirdiği esnek çalışma uygulamalarıyla 2014 tarihli yasa, işverene günlük çalışma süresini on bir saate kadar uzatılabilme imkânı tanıyor. Bugün işçinin dünyasında kuralsız çalışmanın her türü var: Denkleştirme çalışmaları, telafi çalışmaları, ödünç işçilik… Evet! İşveren işçiyi bir başka işverene ‘ödünç verebiliyor’ bugün. Ve bugün işçi, taşeronun soğuk yüzüyle karşı karşıya. Ama bir de kapitalizmin yazılı olmayan kuralları ya da doğası var ki, bu kadarını dahi kifayetsiz buluyor. Daha fazla kâr hırsı kural tanımıyor, kâğıt üzerinde yazan ne varsa yok sayıyor.

Marx ve Engels Komünist Manifesto’da “Ücretli emeğin ortalama fiyatı, asgari ücrettir” diye yazarlar: “Demek ki, ücretli emekçinin kendi emeği aracılığı ile mülk edindiği şey, kendi yaşamını kıt kanaat sürdürmeye ve yeniden-üretmeye ancak yeter.” Türkiye’de asgari ücret ortalama ücret durumuna gelmişse, sermaye, devletin gözünün içine baka baka asgari ücretin altında ücret ödemenin yollarını bulduğu içindir. Yasalar ne derse desin bugün işçiler günde on iki saat, on altı saat çalıştırılıyorlar, üstelik sadece kayıt dışı istihdam alanlarında ya da taşeron firmalarda değil, yaygın olarak sendikalı işyerlerinde de… Sendikalı olmanın farkı günlük/haftalık çalışma süresinin üzerindeki çalışmalar için fazla çalışma ücreti alabilmek sadece. Sendikaların örgütlü oldukları fabrikalarda buna karşı etkili bir söylemi ve politikaları da yok, ‘alan razı satan razı’ kuralı işliyor. Yüz elli yıl öncesinden gelen “Sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku, sekiz saat canımız ne isterse” şiarı bugün bu kadar uzak.

Bugün… ya da daha net ifade ederek son kırk yıldır diyelim, Türkiye işçi sınıfının mücadele perspektifinde sözgelimi otuz altı saatlik ya da bilemedin kırk saatlik çalışma haftası yok. Oysa insanoğlunun ve insankızının hayattan beklediği, sekiz saatlik işgününün, “Sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku, sekiz saat canımız ne isterse” sözünün çok daha ötesinde olmalı. Marx ve Engels daha 1845-1846 yıllarında kaleme aldıkları Alman İdeolojisi’nde uzak bir gelecekte, “komünist toplumda” iş ve insan arasındaki ilişkiyi hayal ederler: “… yani kimsenin sınırlanmış bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin arzu ettiği bir dalda işin üstesinden gelebileceği toplumda, toplum genel üretimi düzenler. Böylece, bugün başka bir şey yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam sığır yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra da eleştiri yazmak mümkün olur…”

KUTLAMA YASAK

Bu yıl işçiler, ikinci kez salgın koşullarında 1 Mayıs’a girdiler. Tabii, yasaklarla… Fabrikalar tıkır tıkır çalıştı. Kapanma asla gündeme gelmedi. Emekçi sınıflar için aşılamada olsun bir öncelik düşünülmedi bile. Salgından en fazla zarar görenler işçiler oldu. Sendikalar ise sürece damga vuracak bir çıkış ortaya koyamadılar.

Sendikalar, ilkesel bir geri planı olmayan, evrensel bir ücret politikasına dahi yaslanmayan al takke ver külah bir toplu pazarlık faaliyetine kilitlenmiş. Örgütlenme imkânları sınırlı, taşeronun, kayıt dışı sektörün alanına giremiyorlar ve çoğunun böyle bir çabası da yok. Sendikalaşma oranı iki elin parmaklarını pek de geçmiyor ve üstelik sendikalı işçilerin ‘kahir ekseriyeti’ Türk-İş ve Hak-İş içinde. Sendikalar siyaseti etkilemekten, bir toplumsal baskı grubu olmaktan uzaklar. Görünmüyorlar.
“Ancak bu böyle gitmez!” “Gün gelir…” diyelim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir