Barış ve demokrasi mücadelesinde ısrar etmek İnsanlık tarihinin en büyük görevidir.

Ramazan Yiğit

Nerede Kalmıştık…?

Barış ve demokrasi mücadelesinde ısrar etmek insanlık tarihinin en büyük görevidir.

İnsanlık tarihinin gördüğü en kanlı savaşlardan biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olan 1 Eylül, yarım asrı aşkın bir süredir bütün dünya halkları tarafından çeşitli etkinliklerle, savaşlara karşı barış, düşmanlıklara karşı kardeşlik duygularıyla yaşanmaktadır.

Günümüz dünyasında barış özleminin, özellikle son yıllarda Ortadoğu merkezli savaş, emperyalist işgaller ve Türkiye içinde ve dışında çatışmaların artmasıyla birlikte daha da artığı bir dönemden geçiyoruz.

Bu yıl 1 Eylül Dünya Barış Günü, Ortadoğu’da şiddetlenen çatışma ve katliamlar, Türkiye’de yeniden kışkırtılan çatışma ortamı, kayyum atamaları ile birlikte siyasete yeni bir yön verilmeye çalışıldığı bir döneme denk geldi.

AKP iktidarı ve Türkiye’de savaştan, silahlanmadan rant uman kesimler, barışı savunmak yerine sürekli çatışma ve savaş çığırtkanlığı yapıyor.

Bu nedenle başta ülkenin aydınları olarak toplumun tüm kesimleri ile birlikte AKP iktidarın savaş ve şiddet politikalarından yana değil, doğrudan doğruya barıştan yana taraf olmak zorundayız.

Yıllardır şiddet ve baskı politikalarında ısrar edenlerin, “yurtta barış, dünyada barış” için mücadele etmek yerine, “içeride savaş, dışarıda savaş” politikasının benimsenmesinin bedelini, bu ülkenin gençleri, toplumun tüm kesimleri ödüyor.

AKP iktidarın baskıcı ve otoriter yönetim anlayışına, başta halkın iradesini yok sayarak hayata geçirilen kayyum uygulamaları olmak üzere, içeride ve dışarıda her türlü anti demokratik ve barış karşıtı politikalarına Türkiye halkları olarak karşı durmalıyız.

Bir yandan Ortadoğu bataklığı gerçek yüzünü gösterirken diğer yandan demokrasi kelimesini ağızlarında sakız gibi çiğneyen sözüm ona demokrasi havarilerinin, kendi denetimlerinde yapılan seçimleri bile yok hükmünde sayarak halkın seçtiği 3 Büyükşehir Belediye Başkanı’na apar topar görevden el çektirmeleri ve kayyum atamaları ile yaraları kaşıyıp Türkiye’yi yeniden çatışma ortamına çekerek kaybetmiş oldukları bir seçimin hesaplaşmasına girmek ve bu noktadan bir yere ulaşmak istiyor olmaları gözümüzden kaçmıyor.

AKP iktidarı ve müttefikleri, İstanbul’da ve Ankara’da yapılan yerel seçimleri kaybetmenin bedelini Diyarbakır, Mardin ve Van halklarına ödeterek kirli hesaplar peşinde koşmaya devam ediyorlar.

Gerçi kayyum atamaları ile amaçlarına ulaşmak isteyenlere Türkiye halklarının sağduyusuyla, demokrasiye ve barışa olan inancıyla, bu oyuna gelmeyerek gerekli dersi vermeye devam ediyor olması, demokrasi mücadelesi açısından büyük umutlar beslemektedir. Bu olgu aynı zamanda çok önemli bir umut kaynağı oluşturuyor.

Geçmişten çıkardığımız derslerle birlikte hepimizin demokrasi ve barışa olan umutlarımızı yeşertip diri tutarak Türkiye halklarının demokrasi ve barış özlemini gidermek bilinci ile hareket edilmesinin, savaş ortamından rant elde etmek isteyenlere verilebilecek en büyük cevap olacağı kanısındayım.

Demokrasi, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir devlet, içeride ve dışarıda barışçıl bir siyaset izleyen Türkiye özlemi ve mücadelesi güncelliğini hala korurken biz aydınlar, emekçiler, bilim insanları, sanatçılar, iş insanları ve siyasetçilerin, toplumun tüm kesimleriyle birlikte bu mücadelede başarılı olacağı inancını taşıyorum.

Savaşların, işgallerin yoğunlaştığı, farklı milliyetlerden ve mezheplerden halkların birbirine karşı kışkırtılmaya çalışıldığı bugünlerde biz aydınlara düşen görev, bugünümüzü ve geleceğimizi yakından ilgilendiren bu gelişmelere seyirci kalmak değil, barış ve demokrasi mücadelesini güçlendirmek, baskılara ve zorba yönetim anlayışına karşı çıkmak olmalıdır.

Demokrasi, yalnızca siyasi ve ekonomik hak ve çıkarlarımızın gelişmesi değildir. Emek mücadelesinin güçlenmesi, sorunlarımızın kalıcı olarak çözülmesi, kadınlar üzerindeki her türlü baskının engellemesi, çalışma yaşamında, eğitimde, sağlıkta, tüm ekonomik ve sosyal sorunlara yönelik halkçı çözümlerin yaratılması için mücadele, savaş ve şiddet politikalarına karşı yürütülen mücadeleden ayrı değildir.

Demokrasiye inanmış aydınlar olarak savaşa karşı demokrasi ve barış için birleşmek dışında bir seçeneğimiz yoktur. Çünkü demokrasiyi kazanmak, Kürt sorununun barışçıl temelde ve eşit haklar temelinde çözüme kavuşması, tüm inançların özgürce yaşanabilmesi, emekçilerin hak arayışlarının önündeki tüm engellerin kaldırılması, “gündüzleri işsiz gezilmeyen, geceleri aç yatılmayan” bir Türkiye yaratılması hedefine bir adım daha yaklaşılması demektir.

Türkiye’nin içine itildiği şiddet sarmalından bir an önce çıkabilmesi için savaş çığırtkanlarına karşı barış mücadelesini güçlendirmenin önemi ortadadır. Çünkü barışı kazanmak, eşitliği ve demokrasiyi kazanmanın ön koşuludur.

Türkiye halklarının yıllardır özlem duyduğu, silahların tamamen susup siyaset konuşulduğu, gerçek anlamıyla halklar arasındaki barış ve kardeşlik duygularının güçlendiği bir ortamın yaratılması gerekmektedir. Bugün silahların susması ve şiddetin sona ermesi, savaştan beklentileri olan barış düşmanları dışında toplumun tüm kesimlerinin ortak beklentisidir.

İktidardakiler gibi düşünmeyen herkesin hedef gösterildiği, sürekli tehdit altında olduğu, hukukun uzun süredir askıda olduğu, en temel hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığı bir ülkede ne sürdürülebilinir iş ortamı, ne emekçilerin hak mücadelesi, ne de eşit ve özgür bireyler olarak barış içinde, bir arada yaşamak söz konusudur.  

Silahların ve savaşın konuştuğu yerde ne barış, ne demokrasi, ne ekmek, ne de özgürlükten söz edilebilir. Bu nedenle demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne inanmış bir aydın olarak, herkesi savaşa ve ölümlere karşı sesimizi yükseltmeye, demokrasi ve barış için birleşmeye ve birlikte mücadele etmeye çağırıyorum.

Türkiye ve dünya halklarının 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutluyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir