Erkan Baş: Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir kuşak kendinden önceki kuşaktan daha yoksul!
TİP Genel Başkanı Erkan Baş, partisinin İzmir’de düzenlediği işçi buluşmasında konuştu.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, partisinin İzmir’de düzenlediği işçi buluşmasında yaptığı konuşmada, gün geçtikçe derinleşen yoksulluğa ilişkin açıklamalarda bulunarak “Günlük çalışma saatlerimiz uzadı, haftalık çalışma saatlerimiz uzadı, ömrümüzün çalıştığımız kısmı uzadı. Peki sonuçta ne oldu? 100 yıllık cumhuriyet tarihinde ilk defa bir kuşak kendinden önceki kuşaktan daha yoksul!” ifadelerini kullandı.
TİP İzmir İl Örgütü, dün akşam Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde bir işçi buluşması düzenledi. “İzmir’de Emeği için Direnen İşçiler Buluşuyor” sloganıyla yapılan etkinliğe TİP Genel Başkanı Erkan Baş da katıldı.
Erkan Baş, işçi buluşmasında bir konuşma da yaparak gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Devrimcilerin, iktidara geldiği ilk günlerde dahi AKP hakkında “sermaye partisi” değerlendirmesini yaptığını dile getiren Baş, “AKP’den kurtulmak için hep birtakım kahramanlar aramışız, oysa gerçek kahramanlar bizim içimizde” şeklinde konuştu.
‘BU ÜLKENİN DEVRİMCİLERİ 20 YIL ÖNCE ‘AKP BİR SERMAYE PARTİSİDİR’ DİYORDU’
TİP Genel Başkanı Baş’ın, “100 yıllık cumhuriyet tarihinde ilk defa bir kuşak kendinden önceki kuşaktan daha yoksul” sözlerini vurguladığı konuşmasında şu ifadeler öne çıktı:
“Bir 20-25 yıl önceye gidin, yani Türkiye’de AKP’nin iktidara geldiği ilk günlere bir gidin. O gün de bu ülkenin devrimcileri, sosyalistleri, komünistleri, bizler ablalarımıza, abilerimize, amcalarımıza, teyzelerimize diyorduk ki ‘Berbat bir iktidar geliyor’. Ben o gün için ‘AKP su katılmamış bir patron partisidir’ tespitini ilk yapanların sosyalistler olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Onlar kendilerine ‘Biz bu ülkenin zencilerinin partisiyiz, biz yoksulların partisiyiz’ diyorlardı. Böyle bildiğimiz klasik demagojiyi yapıyorlardı. Biz diyorduk ki ‘Bunlar su katılmamış bir sermaye partisi ve bunların iktidara getirilmesinin bir amacı var. Türkiye’de işçi sınıfının daha kolay, daha uzun süreler, daha ağır sömürüye maruz kalması ve bu sömürüye, bu eziyete rağmen susmaya devam edebilmesi için siyasal İslamcı bir partiye ihtiyaç var’. Yani siz insanları ezeceksiniz, deyim yerinde ise suyunu çıkartacaksınız ama diyeceksiniz ki ‘Merak etme bu dünyanın bir de öbür dünyası var, yoksullar öbür dünyada mutlu olacaklar’. AKP bunun için iktidar oldu.
‘HEP BİRTAKIM KAHRAMANLAR ARAMIŞIZ, OYSA GERÇEK KAHRAMANLAR BİZİM İÇİMİZDE’
Bugün hala her şeyi kaderle, bugün hala her şeyi fıtratla açıklamaya çalışmaları bir sürpriz değil. Geride kalan 25 yıl boyunca hep şunu tartıştık. Dedik ki ‘Bu iktidardan kurtulmak lazım’. Önceleri, AKP’nin ülke için tehlikeli olduğunu düşünen insanlar da bunun içinde, dediler ki ‘Merak etmeyin bu ülkede Türk Silahlı Kuvvetleri var, laikliğin teminatıdır. AKP sınırı aşarsa onlara haddini bildirir’. Toplumda bu düşünce vardı. Sonucu da oldu, 15 Temmuz’da biz bunun sonucunu gördük değil mi? Aslında ‘laikliğin teminatı’ denilen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Amerikancı bir şeriatçı örgütün denetimi altına girdiğini hep beraber yaşayarak gördük. Mesela dediler ki ‘Merak etmeyin bu ülkede hukuk var, yargı var, Anayasa Mahkemesi var’. Anayasa Mahkemesi AKP’nin şeriatçı faaliyetlerin odağı olduğuna karar verdi, ‘Bu parti şeriatçı faaliyetlerin odağıdır, ama siyasi faaliyetine devam etmesi önünde bir engel yoktur’ dedi. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararın tam karşılığı buydu. Ve o gün bugündür, o güya bu ülkeyi AKP’ye karşı savunacağı söylenen yargı neredeyse Tayyip Erdoğan’ın sopasına dönmüş. Son bir örneği vereceğim sadece, ‘bağımsız mahkeme’ diyorlar. Bir dizi soruşturmasından aldılar, oradan tutturamadılar, Gezi soruşturmasına çevirdiler. Ayşe Barım diye bir menajer hanımefendi hakkında mahkeme tahliye kararı verdi, daha tahliye olmadan başka bir mahkeme tutuklama kararı verdi. Tahliye kararı veren hakim hakkında da soruşturma açıldı. Memleketteki yargı düzeni bu hale gelmiş durumda.
Şu salondaki arkadaşlarımızın bugün yaşadığı bu acıları, bu haksızlıkları, bu hukuksuzlukları, bu öfkeyi bu 25 yıla yansıttığımda ben şunu görüyorum: Biz bu ülkenin ilericileri, devrimcileri, solcuları, sosyalistleri, bu ülkenin onurlu, namuslu insanları, işçi sınıfından başka herkesi bizi kurtarmak için görevlendirmişiz. Hep birtakım kahramanlar aramışız, oysa gerçek kahramanlar bizim içimizde. Gerçek kurtarıcı aslında biz kendimiziz. Ama bunun dışında her şey bize kurtarıcı olarak sunulmuş ve galiba artık şunu söyleyebiliriz: Hepsini denedik, hepsini geçtik, şimdi artık tek kurtarıcı olan işçi sınıfının böyle bütün ülkeyi aydınlattığı, bütün ülkeye umut taşıdığı bir evredeyiz. Bunun sorumluluğuyla hareket etmemiz lazım.
‘BUGÜN SENDİKALAŞMA MÜCADELESİ BİR YAŞAM MÜCADELESİ, ÖLÜM KALIM MÜCADELESİ’
Bu ülkedeki bir avuç azgın azınlık hak etmedikleri ölçüde her gün daha zengin oluyorlar. Onların zenginleşmesinin yolu bizlerin yoksullaşması. Onlar bizim emeğimize, alın terimize, yarınlarımıza çökecekler, gasbedecekler ki zenginleşsinler. E onlar gasp ettikçe, çaldıkça, bizim hakkımızı vermedikçe, bizim ekmeğimizi küçülttükçe biz yoksullaşmaya devam ediyoruz. Ve bu tesadüf değil, bu iş bilmezlik değil, bu cahillik değil arkadaşlar. Bu oldukça planlı programlı ilerleyen bir politika. 22 yıldır bunlar iktidardalar, 22 yıldır Türkiye’nin en zenginleri daha zengin oluyor. Şöyle düşünün, ülkenin üretimi artıyor, Türkiye bir bütün olarak zenginleşiyor, e bu üretimi kim arttırıyor? Buradaki işçiler arttırıyor, ama bunun karşılığında biz yoksullaşıyoruz. Şu anda Türkiye 2025 Ocak’ında yapılan araştırmalarda en zenginlerin daha da zengin olması sıralamasında dünya birincisi. Dünyada zenginlerin daha çok zenginleşmesinde Türkiye dünya birincisi ama öbür tarafta enflasyonda dünyada ilk 5’teyiz, yoksullukta dünyada en diplere vurmuş durumdayız. Burada bir anormal durum yok mu arkadaşlar? 222 yıldan bahsediyoruz. 22 yıldır 34 bin işçi önlenebilir iş kazalarında hayatını kaybetmiş, çok net söylüyorum, bunlar iş cinayetidir. Yani bu zenginlik, bu servet bizim canımız pahasına oluyor. 34 bin insan… Neden iş cinayeti, biliyor musunuz? Çünkü bu 34 bin ölümün yaşandığı iş yerlerine bakıyoruz, fabrikalara bakıyoruz, atölyelere bakıyoruz, yüzde 98’i sendikasız. Böyle bir tesadüf olabilir mi? Peki sendikalaşmayı kim engelliyor? Bizzat bu iktidar engelliyor. Bugün sendikalaşma mücadelesi, örgütlenme mücadelesi aynı zamanda bir yaşam mücadelesi, ölüm kalım mücadelesi.
‘CUMHURİYET TARİHİNDE İLK DEFA BİR KUŞAK KENDİNDEN ÖNCEKİ KUŞAKTAN DAHA YOKSUL!’
Özel okullarda öğretmen arkadaşlarımız direniyor, plazaların 35’inci, 45’inci katında eskiden beyaz yakalı dediğimiz mühendis, bankacı arkadaşlarımız direniyor, maden işçisi arkadaşlarımız direniyor, belediye işçileri direniyor, tekstil işçileri direniyor, metal işçileri direniyor. Herkes direniyor, şöyle bir yukarıdan bakalım bu direnişlere. Hepsi hak ettiğinden az ücret alıyor mu? Hepsi. Hepsi normalden daha uzun süre çalıştırılıyor. Hepsi örgütsüzlüğe mahkum edilmek isteniyor. Hepsi iş güvenliği tehlikesi altında çalışıyor. Akıl alan bir durum değil… Eskiden insanlar 8 saat çalışırdı, 8 saat dinlenirdi, 8 saat eğlenirdi, 24 saati üçe bölmüştük. Çocuğunun geleceğini güvence altına almak istiyorsun, diyorsun ki ‘Ben 10 saat çalışayım, 12 saat çalışayım, 14 saat çalışayım gerekiyorsa, çocuğum bir şeyden eksik kalmasın’. Bir bakıyorsun, sen çocuğu görmeden çocuk büyümüş zaten. Yani sabah çocuk doğmadan evden çıkıyorsun, akşam uyuduktan sonra eve geliyorsun. Çalışma sürelerimiz uzamış. Eskiden diyelim ki haftada 5 gün çalışıyorduk, şimdi 5 gün çalışan işçi kalmadı. Günlük çalışma saatlerimiz uzadı, haftalık çalışma saatlerimiz uzadı, ömrümüzün çalıştığımız kısmı uzadı. Peki sonuçta ne oldu? Tamam çalıştık; verdik, verdik, verdik. Sonuçta ne oldu? Daha yoksul olduk. 100 yıllık cumhuriyet tarihinde ilk defa bir kuşak kendinden önceki kuşaktan daha yoksul!”